ZEBANİYLE BULUŞMA

Adam bir eliyle masadaki boş sandalyenin arkalığını tutarak “Merhaba. Oturabilir miyim?” dedi bas-bariton arası etkileyici ses tonuyla. Eski moda gri takım elbisesi ve elindeki ahşap bastonuyla 60’lı yıllardan fırlamış gibi görünüyordu.

Barış kafasını kaldırıp kısa bir an adama baktıktan sonra “Buyurun.” dedi isteksizce.

Kafede bir sürü boş masa varken bu adamın neden kendi masasına oturmak istediğini tahmin ediyordu. Bu da o soliklerden biriydi.

Böyleleri hep ona musallat olurdu zaten. Üniversite için Ankara-İstanbul arasında gidip geldiği sekiz yıl boyunca çok çekmişti soliklerden. Böyleleri için önce “sohbetkolik” sonra onu da kısaltarak “solik” terimini icat edecek kadar hem de. Yanındaki koltuğa kim oturacak olsa -ki bunlar nedense orta yaş ve üstü amcalarla teyzeler olurdu genelde- hemen sohbet etmeye başlarlardı.

  • Hep: Öğrenci misin çocuğum?
  • Genelde: Evet teyze/amca. Bazen: Hayır. Hayır cevabına rağmen inat edilirse: Kazanamadım ben sınavı. Şimdi tekrar hazırlanıyorum.
  • Hep: Nerde?
  • Önce: Ankara Hukuk. Bu cevap üzerine hemen her seferinde sülaledeki tüm hukuki meseleler sanki öğrenci değil de on yıllık Avukatmış gibi önüne dökülmeye başlayınca, bir süre sonra: ODTÜ Bilgisayar/Gazi Muhasebe/Ankara Dil Tarih Arkeoloji Bölümü. Not: Bir kere hatayla Ankara Tıp deyip de yol arkadaşı olan amca basurunun nasıl da sarktığından bahsetmeye başlayınca bir daha asla tıpta okuduğunu söylemedi.

Barış sohbeti uzatmayıp her seferinde kitabına gömülmeye çalıştığında bile pes etmezdi solikler. Barış konuşmayınca bu kez monolog şeklinde kendilerinden bahsetmeye başlarlardı. Sohbetin gerisi sonsuz varyasyondaki sıradan, sıkıcı insan öykülerinden biri olurdu her zaman. Bu yol öykülerinin hiçbirinin içinde mutluluk ya da umuda rastlamamıştı. Dramları bile ilginç değildi üstelik. Kötü bir hayat yaşamaktan daha itici bir şey varsa o da sıkıcı bir hayat yaşamaktı şüphesiz.

Adam o sırada çoktan oturmuştu karşısındaki sandalyeye.

İyi de kendisinin Türk olduğunu nereden anlamıştı ki? Tamam Selanik’te çokça Türk vardı ama şu anda masada kendisinin Türk olduğuna işaret edecek hiçbir şey yoktu. “İlginç” diye mırıldandı kendi kendine. Hemen sonra az rastlanacak bir şey yapıp bu kez kendisi sohbete başlamaya karar verdi.

Kafasını adama doğru kaldırdı, “Pardon” diyecek oldu adamın dikkatini kendisine çekmek için ama adamın zaten gözlerini dikmiş kendisine baktığını görünce doğruca söze girdi:

“Türk olduğumu nereden anladınız?”

“Senin hakkında tahmin ettiğinden daha çok şey biliyorum Barış.” diye cevap verdi adam istifini hiç bozmadan.

“Kimsin sen?” diye sordu şaşırarak. Adam sol avucunu sağ yumruğuna sararak birleştirdiği ellerini çenesinin altına dayayıp “Yanlış soru.” dedi sakince. “Kimsin sen değil, nesin sen diye sormalıydın.”

Arkadaşları Barış’a soğuk benizli derlerdi. Boş yere takılmış bir lakap değildi bu. Bembeyaz, tüysüz, ince, uzun suratı ve o surata eşlik eden şehla bakışları insanda umursamaz, nobran, alaycı ve soğuk biri olduğu izlenimi uyandırıyordu. Gerçekten de öyleydi. Ruhu sanki yüzüne yansımış gibiydi. Bir keresinde, kaldığı öğrenci evinde, salonun ortasına koyup üstünde yağda yumurta yaptıkları kaçak tüp, adına yakışır bir şekilde kaçak yapıp da bir anda alev topuna döndüğünde, o esnada salonda olan diğer dört kişi tüpün patlayacağı korkusuyla çığlık çığlığa diğer odalara kaçışmışlar, Barış ise oturduğu koltuktan sakince kalkıp tüpe doğru giderek eğilmiş, önce yayılan alevle ağzındaki sigarayı yakmış, sonra sigarasından derin bir nefes çekip ters dönmüş bir şekilde yere düşmüş tavadan zemine yayılmış olan yumurtalara bakarak üzgün bir ifadeyle “Aç kaldık!” dedikten sonra banyoya giderek, kendisininkini değil ev arkadaşı Rahmi’nin banyo havlusunu küvetin içinde iyice ıslatıp sonra salona dönmüş ve ıslak havluyu tüpün üstüne düzgünce bırakıp tüpün sönmesini sağlamıştı. Buna benzer irili ufaklı birçok olay yaşanınca bu soğukkanlılık ve kayıtsızlık abidesine arkadaşları bu lakabı uygun görmüşlerdi.

“Peki o halde doğru soruyu sorayım. Nesin sen?” diye konuşmayı sürdürdü Barış.

“Ben Zebaniyim. Şeytan’ın oğluyum ben. Doğmamış olanım. Cehennemin bekçisi, günahın takipçisiyim!”

Zebani her kelimede ses tonunu bir üst perdeye taşımış, duruşunu da daha bir dikleştirmişti.”

“Doğmadıysan nasıl onun çocuğu oluyorsun?”

“Ne?”

“Ne, ne? Doğmamışsan diyorum nasıl Şeytan’ın oğlu oluyorsun?”

Zebaninin dik duruşu biraz söndü. Barış’a doğru anlamaz gözlerle baktı bir süre. Sonra gözlerini kapattı, kafasını biraz geriye doğru yatırıp bir süre o şekilde durdu. Göz kapaklarının altında göz bebeklerinin hareket ettiği görülebiliyordu. Bir süre sonra gözlerini açıp bakışlarını tekrar Barış’a yöneltip,

“Babamız bizi ateşten yaratır. O yüzden sizin anladığınız anlamda bir doğum yaşamıyoruz” dedi.

“İyi de siz de bir şekilde doğuyorsunuz işte. Doğmak neticede hayata gelmek değil midir?”

“Neyse Barış,” dedi Zebani oturduğu yerde huzursuzca kıpırdanarak, “sana söyleyeceğim önemli şeyler var.”

“Ya Cinsiyet?”

“Ha?”

“Cinsiyet diyorum. Oğluyum diyorsun ya. Sizde cinsiyet var mı? Ayrıca Şeytan’a da baba diyorsun. O eski bir melek değil mi, meleklerin cinsiyeti olmaz diye biliyorum ben.”

Gene bir süre duraksayıp “Sizin anladığınız anlamda bir cinsiyetimiz yok aslında.” dedi Zebani. “Ama sen böyle sorular sorarak asıl meseleyi kaçırıyorsun. Diyorum ya sana söylemem gereken çok önemli ve çok özel şeyler var” Barış’ın kendisine kayıtsızca baktığını görünce sözüne devam etti. “Ben senin ne yaptığını anladım.”

“Hımm öyle mi, ne yapıyormuşum ben?”

“Benim bir zebani olduğuma inanmıyorsun. Sana şaka yaptığımı filan sanıyor olmalısın.” Sonra Barış’ın cevap vermesine fırsat bırakmadan garsonu çağırdı. Akıcı bir Yunancayla garsona bir şeyler söyledi. Garson kısa bir süre içinde hesabı getirdi. Barış kollarını kavuşturmuş bir şekilde camdan dışarı bakıyordu. Zebani bir süre Barış’a baktı. Barış oralı olmayınca kafasını sallayarak cebinden para çıkardı ve hesabı ödedi.

Hemen sonra “Şu anda nerde olmak isterdin Barış?” diye sordu.

Barış biraz düşünüp “Atatürk’ün evinde olmak iyi olurdu” dedi. “Buraya kadar gelmişken görmeden gitmeyeyim. Bizim turdakiler oradalar aslında ama girişte çok sıra olunca ben sıkılıp buraya gelmiştim.”

Sözünü bitirir bitirmez zebani parmaklarını şıklattı ve anında Atatürk’ün evindeki odalardan birinde belirdiler.

“Vay iyiydi bu. Nasıl yapıyorsun bunu. Kuantum dolanıklığını mı kullanıyorsun?”

“Ne dolanıklığı! Sana Baal’in oğluyum diyorum. Ben üstün bir varlığım. Siz insanların yapamadığı birçok şeyi ben kolayca yapabilirim.”

“Hadi oradan. Yapıyorum ama nasıl yaptığımı bilmiyorum desene şuna. Hem o parmak şıklatmak ne öyle. Onun bir fonksiyonu var mı bu işte? Bir de niye kafede ikide bir gözlerini kapatıp transa dalmış gibi davranıyordun, bu sizin iletişim kurma şekliniz mi?”

“Bak Barış boş ver şimdi bunları. Dediğim gibi sana önemli bir şey söyleyeceğim.”

“Müsaade edersen burayı biraz gezmek istiyorum önce.” diye tersledi Barış.

Barış Atatürk’ün evindeki gezintisini tamamladıktan sonra “Şu Büyük İskender’in heykelinin oraya götürsene beni. Onu da bir göreyim gelmişken. Hem burası çok kalabalık orada daha rahat konuşuruz” dedi. Zebani Barış’ın isteğini derhal yerine getirdi ve bir parmak şıklatmasıyla bu kez Büyük İskender’in görkemli heykelinin yanında belirdiler. Zebani bu kez konuşmayıp Barış’ın bir müddet at üstündeki Büyük İskender’i gösteren heykeli incelemesine fırsat verdi.

Bir süre sonra “Şimdi konuya girebilir miyim?” diye sordu Zebani.

“Neden İstanbul’da değil de burada tatildeyken benimle konuşmaya karar verdin?” diye soruya soruyla karşılık verdi Barış.

“Özel bir sebebi yok. İstanbul’a dönmeni bekleyemedim çünkü sana söyleyeceğim şeyler çok önemli. Hem aslında böylesi daha iyi. Yabancı bir ülkede daha rahat konuşuruz. Zaten çok dikkat çekmemeliyiz.”

Barış güldü “Bu kıyafeti giyip bir de çok dikkat çekmemeliyiz diyorsun yani öyle mi? Sence böyle gran tuvalet giyinmek için uygun bir ortam mı burası? Elinde de tuhaf bir baston. Eski Amerikan filmlerinden fırlamış gibisin farkında mısın?”

“Ben… ben seviyorum böyle giyinmeyi” diye kekeleyerek cevap verdi zebani.

“En azından şu bastonu bırak.” dedi Barış. Sonra da “Amaan bana ne ya. Nasıl giyinirsen giyin. Osmanlı’dan kalma bir kule varmış, oraya götür beni.”

Üç saat sonra…

“Bak Barış. Sana tüm Selanik’i gezdirdim. Öğlen yemeğini de yedirdim. Şimdi de otele geldik ve valizini de ben topladım. Ama hala sana söylemem gereken şeyi söyleyemedim.”

“Taş attın da kolun mu yoruldu? İki parmak şıklattın diye ne bu tavırlar! Ayrıca yemeği sanki kendi maaşınla mı ödedin ki sana yemek yedirdim diye vurgulu vurgulu söylüyorsun öyle. Kesin sizin de bir istihkakınız vardır bu tür durumlar için.”

Zebani bıkkın bir ses tonuyla “Babam seninle diyalog kurmamın zor olabileceğini söylemişti ama bu kadarını beklemiyordum doğrusu.” dedi.

“Beni İstanbul’a götür.” dedi Barış kayıtsızca. “Evime gitmek istiyorum. Hem evimde rahatça söylersin ne söyleyeceksen. Ama dur önce rehberi arayıp acilen İstanbul’a dönmem gerek falan diye bir şey uydurayım da adam beni merak etmesin.”

Zebani şaşkınlıkla kendisine bakarken konuşmasını sürdürdü:

“Bu arada sen de resepsiyona inip odanın çıkış işlemlerini hallediver. Ha unutmadan, biraz ekstram var onları da ödersin.”

İki saat sonra Barış’ın evinde…

“Demek daha Zebanilik stajını yeni bitirdin. Yani söylediğine göre babanın bana iletmesi gereken çok çok önemli bir mesaj var ama bu işi vere vere senin gibi çömez bir zebaniye verdi öyle mi?”

“Bir kere bizim stajımız sizinkiler gibi basit değil. Hem ben El Ebyaz türü bir zebaniyim. Yani zebanilerin en güçlü, en bilge olanlarındanım. Sakın benimle alay etmeye kalkma!” diye kükreyecek oldu Zebani.

Barış “Demek sizde kast sistemi var. Bu da sana diğer zebanileri aşağılama hakkı veriyor ha?“ diye müstehzi bir karşılık verdi.

Barış sözünü bitirince Zebaninin vücudundan bir sıcaklık yayılmaya başladı. Sol gözü seğiriyor, elleri titriyordu. Titreme önce bacaklarına, sonra giderek tüm vücuduna yayıldı. Kısa bir süre içinde alt dudağı sağ taraftan aşağı doğru erimeye, her iki gözü de eriyip yanaklarından aşağı doğru süzülmeye başladı. Bu sırada Zebaniden yayılan sıcaklık ve yanık naylona benzer bir koku tüm evi doldurdu. Zebani artık olmayan dudaklarının ardından zor duyulan titrek bir sesle “Ben git… me… li… yim…” dedi ve bir anda ortadan yok oldu.

Kısa bir süre sonra Barış’ın beyninde tok bir ses yankılandı “Ben Şeytan. Yarın saat 10’da Kadıköy İskelesinde ol!”

“Ne bu kardeşim sevgiline randevu verir gibi.” dedi Barış. Sonra o sesi taklit ederek “BEN ŞEYTAN. YARIN 10’DA KADIKÖY İSKELESİNDE OL! “diye bağırdı. “Hey” diye ekledi. “Gündüz 10 mu, akşam 10 mu?”

Beyninde aynı ses gene yankılandı “GÜNDÜZ!”

Devamı: Şeytan’la Buluşma

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s