ŞEYTAN’LA BULUŞMA

GİRİŞ

 Barış saat 10’u biraz geçe Kadıköy İskelesine gelmişti.

Kalabalığın içinden kendisine doğru uzun adımlarla yürüyen ve her haliyle o kalabalığa ait olmadığı belli olan koyu renk takım elbiseli, elinde kahverengi, ahşap bir baston bulunan uzun boylu, yapılı, orta yaşlı erkeğin Şeytan olduğunu hemen anladı.

“Merhaba Barış.” dedi ve tokalaşmak için elini uzattı. Aynı zebani oğlu gibi bas-bariton, güven verici bir ses tonu vardı. Yoğun ve güzel bir parfüm kokusu da sesiyle birlikte Barış’a ulaştı.

“Merhaba Lucifer abi.” dedi Barış ve o da elini uzattı.

Şeytan kahkahayı patlattı

“Hah hah! Lucifer abi mi?”

“Ne bileyim. Ne desem bilemedim.”

“Tamam. Lucifer abi olsun o halde.”

Şeytan’ın eli normal bir insanınkine göre oldukça sıcaktı. Barış mecazla karışık “Yakıyorsun abi” deyip başıyla tokalaşmalarını işaret etti.

“Yakmak benim işim.” dedi Şeytan gülümseyerek.

“Siz hep aynı şekil mi giyiniyorsunuz böyle? Senin zebani de böyle giyiniyordu.”

Şeytan buna cevap vermedi.

“Gezmeyi seviyorsun değil mi Barış?”

“Severim de gidecek miyiz ki hemen?”

“Evet”

“İyi de abicim madem hemen gidecektik beni neden buraya getirdin ki. Evden alıverseydin!”

“Çaba harcadığını görmek istedim.” dedi Şeytan.

Barış gözlerini devirdi.

“Öyle olsun. İstediğine kavuştun işte. Nereye gidiyoruz?”

Şeytan Barış’a bakıp bilmiş bilmiş gülümsedi ve şıklatmak için baş ve orta parmaklarını birleştirdi.

“Sen de mi şıklatıyorsun?” dedi Barış. “Bunun olayı nedir yahu?”

“Sadece alışkanlık.” dedi Şeytan ve parmaklarını şıklattı.

Bir an sonra iki katlı, varaklı sütunları ve yaldızlı bezemelerle kaplı duvarları ile çok şık bir konser salonundaydılar. Şeytan ve Barış salonun balkon katında sahneyi tam karşıdan gören bir locada yalnızdılar. Yan yana koltuklara oturdular.

Sahnede saçları omuzlarına sarkmış yaşlıca bir şef, dev bir senfoni orkestrası, büyük bir koro ve solistler vardı. Neredeyse tüm koltuklar doluydu. Birkaç seyirci de telaşla koltuklarına ulaşmaya çalışıyorlardı. Barış bir süre salonu ve seyircileri süzdükten sonra ortamda bir tuhaflık sezdi. Henüz koltuğuna yerleşmemiş olanlardan seçebildiği kadarıyla kadınlar genelde dekolteli bluzlar, kabarık, parlak, yere kadar uzun etekler, erkeklerse frakı andıran kuyruklu ceketler, dar pantolonlar ve pantolonların üstüne çekilmiş dize kadar uzayan çoraplar giyiyorlardı. Sanki orta çağ kıyafet balosuna gelmiş gibiydiler. Gördüklerini anlamlandırmakta zorlanan Barış kafasını çevirip soran gözlerle Şeytan’a baktı.

“Burası Viyana Saray Tiyatrosu” dedi Şeytan gözünü sahneden ayırmadan. Sonra kafasını Barış’a doğru çevirerek tane tane “Tarih 7 Mayıs 1824” diye ekledi.

Barış bir süre duyduklarını sindirmeye çalıştı. Sonra kendi kendine konuşur gibi “9. Senfoni!” deyiverdi.

Şeytan Barış’ın yüzündeki ifadeden hoşnut bir şekilde “Evet. 9. Senfoninin ilk gösterimindeyiz. Şef de…” “Beethoven” diyerek Şeytan’ın cümlesini tamamladı Barış.

Birçok müzik insanına göre 9. senfoni sıradan bir senfoni değil, müziği sonsuza kadar değiştiren bir eserdi. CD den yüzlerce kez ve canlı olarak da iki kez dinlediği bu muazzam eserin ilk gösterimine tanıklık etmek… İşte bu Barış için bile etkileyiciydi. “Adamımsın Lucifer abi!” dedi Barış ve kısa süre sonra müzik başladı.

I. Bölüm – (Allegro)

 


Allegro-1Bas taraflarındaki hafif ve sessiz hava içinde, çalgılardan bazılarının tereddüt ederek, durarak ya da koşarak akışları acı çeken bir ruhun olumsuz kuvvetlerle olan şiddetli boğuşmasını temsil etmektedir.

Ama her şeye rağmen, bu bölümün en sonunda bile özlenen zafere bir türlü ulaşılamamış, hatta bu uğurda bir araya toplanan bütün kuvvet, kudret, neşe ve acı, beklenen mutlu sonuca, yani zafere, insanı bir adım bile yaklaştıramamıştır.

“Ne garip” dedi Şeytan. “Berlin duvarı yapılırken oradaydım ve bir orkestra 9. Senfoniyi çalıyordu. Berlin duvarı yıkılırken de oradaydım ve bir orkestra gene 9. Senfoniyi çalıyordu.”

Orkestradan yayılıp her yeri kaplayan müziğe rağmen Şeytan’ı bu kadar net duyduğuna şaşırdı Barış. Şeytan’ın sesi sanki havada müzikle karışıp önce kulağına gitmiyordu da direk beyninde, hem de müziğin hiç ulaşamadığı bir bölgede aniden ortaya çıkıyordu. Aynı anda müziği de her bir notasıyla algılayabildiğini fark etti. Sanki ruhuyla senfoniyi, beyniyle de Şeytan’ı dinliyor gibiydi.

Barış, Şeytan’a baktı. Oturduğu koltukta iki elini baykuş başlı bastonuna dayamıştı. Gözleri sahne hizasındaydı ama sahneye değil de uzaklara bakıyor gibiydi.

“Üzgün gibisin” dedi Barış sakin bir ses tonuyla. Şeytan’ın da kendisini net bir şekilde duyacağını biliyordu.

“Kolay bir hayatım olduğu söylenemez.” diye cevap verdi Şeytan.

“İnsanların seni yanlış tanıdığını mı düşünüyorsun?”

“Doğru, insanlar beni yanlış tanıyorlar ama üzüldüğüm şey bu değil.”

“Nedir üzüldüğün şey?”

“İnsanlığın kaybediyor oluşu!” dedi Şeytan.

II. Bölüm – (Scherzo)

Scherzo 2. bölüm

 Burada devamlı olarak göze çarpan “kaybolmalar” ve “tekrar görünmeler” eserin ortalarına kadar yer yer duyulmaktadır.

Bölümün başındaki şiddet esrar dolu bir içeriği belli etmektedir. Bu gizli içerik gitgide daha güçlenmekte, daha açık olarak duyulmakta, ancak bu bölümün sonuna kadar aynı ketumluğa ısrarla devam etmektedir.

“Peki abi benden ne istiyorsun?”

“Oraya geleceğiz ama acele etme. Öncesinde sorman gereken başka sorular yok mu sence?”

Barış hiç duraksamadı “Neden isyan ettin Tanrı’ya?”

“İşte bu iyi bir başlangıç sorusu. Bu müzik yüzünden isyan ettim.”

“Ciddi soruyorum.”

“Ben de ciddiyim. Sence Beethoven’ın başardığı şey nedir?”

“Sen söyle.”

“Kendini gerçekleştirmiş olmaktır. Bu muhteşem senfoni onun kendini gerçekleştirmiş olmasının sonucudur sadece.”

“Tanrı böyle olmasını istemiyor mu peki?”

“Sözde istiyor. Sözde insanları özgür iradeye sahip olarak yarattı ama söyle bakalım bir yandan insanlara özgür irade verip bir yandan da onlara kendini istikamet olarak dayatması, o istikamette yürümeyeni cehenneme atacağını söylemesi sence de çelişki değil mi? Biri kafana silah dayadığında hele ki bunu yapan Tanrıysa bu durumda ortada bir özgür iradenin var olduğundan söz edilebilir mi?”

“Tanrı neden bunu yaptı peki?”

“Çünkü doğru olanın bu olduğuna inanıyor. Ona göre insanlar başıboş kalırsa, bir Tanrıları olmazsa hayvanlar gibi birbirlerini boğazlarlar. Halbuki Dünyadaki kötü şeylerin neredeyse hepsi Tanrı adına yapılıyor. Çünkü insanlık Tanrı’nın gölgesinde gelişemiyor. Gelişebilmek, kendi kendine ayakta durabilmek için onsuz olmaya ihtiyacı var. İnsanlık şu anda beş yaşında olduğu halde hala sadece anne sütüyle beslenen bir çocuk gibi. O süt artık o çocuğa yetmiyor. Tanrı artık bunu görmeli.”

“Tanrı olduğu yerde ahlak olmaz diyorsun yani.”

“Evet. Nietzsche haklıydı bunu söylerken.” Sonra bıyık altından gülümseyip “Tanrı onu hiç sevmezdi.” dedi.

“Sen de Tanrı’nın bu hatayı yapacağını görüp isyan ettin öyle mi?”

“O kadar kolay olmadı. Başta bunu kabullenmek istemedim. Ta ki Lilith’e karşı ne kadar acımasız olduğuna tanıklık edene dek. Zavallı Lilith.”

III. Bölüm – (Adagio)

3-Adagio

Burada nefesli çalgılar adeta hıçkırıklarla söze başlar ve eserin bu bölümü parlak nağmelerin sevinç ve keder dönüşümleri içinde sürer.

Sanki her bir seyircinin ruhu orkestradan yayılan notalardan birine sıkıca tutunmuş, notalar o ruhları daha önce hiç gitmedikleri, varlığını bile bilmedikleri ama en başından beri içlerinde olan harika yerlere götürür gibidir.

“Lilith gerçekten vardı demek”

“Vardı tabii.” dedi Şeytan

2

“Hikâye Cennet’te başladı. Adem ve Lilith birlikte yaratıldılar.

Adem görür görmez ona aşık oldu. Başka şansı yoktu diye düşünme çünkü başka şansı olsaydı da gene ona aşık olurdu.”

“Çünkü o Muhteşem bir kadındı.” diye devam etti.

“Lilith Adem’le birlikte ve eşit olarak yaratıldığı için Adem’in boyunduruğuna girmeyi reddetti. Adem onun üstünde tahakküm kurmakta ısrar edince de Cennet’ten kaçtı ve Dünya’ya geldi.

Tanrı Lilith’e hiç acımadı. O özgür ruhlu kadına üreme ve insanlığa analık etme şansı vermedi. Halbuki insanların annesi Havva değil de Lilith olsaydı bugün her şey çok daha güzel olurdu.

İşte ancak o zaman onun insanlara hiç gelişme fırsatı vermeyeceğini, onlara sürekli dadılık yapmak istediğini anladım ve sonsuza dek yanından ayrıldım.“

Barış söze girdi.

“Artık asıl soruya gelebiliriz sanırım. Benden ne istiyorsun?”

IV. Bölüm – (Andante)

4-Andante

Bu bölüm, bütün eserin en derin duyuşları anlatan parçasıdır.

Bu bölümde bir süre sonra Andantenin yerini Adagio alır ve eserin enstrümantal bölümlerinin burada hafif notalar üzerinde sona erdiği görülür.

Bundan sonra Presto bölümü başlar. Bu kısım, yaylı çalgılar dışında kalan bütün çalgıların katıldığı müthiş bir heyecan kasırgasıdır. Adeta bir isyanı andıran bu kasırgadan sonra yalnız viyolonseller ile kontrbasların katıldığı reçitatif, tatmin edilmemiş bir istek halinde, düştüğü tezattan kendini durmadan kurtarmaya çalışmakta ve aradığı huzuru sağlayacak tek unsur olan insan sesine, insan hançeresine, sığınmaya çabalamaktadır.

“Senden Tanrıyla konuşmanı istiyorum.”

Barış şaşkın bir ifadeyle Şeytan’a bakakaldı.

“Ondan insanlık adına özgürlüğünüzü istemelisin. Onu artık aradan çekilmeye, İnsanlığı kendiyle baş başa bırakmaya ikna etmelisin.”

“Abi yemin ediyorum kafayı yemişsin sen.”

“Tek yolu bu.” dedi Şeytan.

“Bu olsa olsa Tanrı’nın beni tavuk gibi kızartmasının yolu olur.”

“Korkuyor musun?” diye sakince sordu Şeytan.

“Abi ben Tanrıyla en son ilişki kurduğumda 10 yaşında filandım. Babam bana bmx bisiklet alsın diye dua etmiştim ona. Eğer bunu sağlarsa kendisinin her istediğini yapacağımı söylemiştim. Babam gerçekten bmx bisiklet aldı bana ama sonra ben bir daha Tanrı’ya dua etmedim. O çocuk aklımla eğer ona dua edersem, bisikleti bana gönderdiği için benden taleplerde bulunacağını filan sanıyordum. Oradan zaten bana kıldır. Bunun üstüne bana diyorsun ki git ve Tanrı’yı ikna et. Neye ikna edeceğim bir de, insanları manipüle etmemesi gerektiğine, aradan çekilip köşesine geçmesi gerektiğine. Şaka yapıyor olmalısın. Anında beni yok eder herhalde. Ya da dur niye yok etsin ki, muhtemelen Dante psikopatının bile aklına gelmeyen bin türlü yolla bana sonsuza kadar işkence eder. Komik adamsın Lucifer abi.”

Şeytan kollarını kavuşturmuş sakince Barış’ı dinliyordu. Hiç karşılık vermedi.

Sessizlik uzayınca Barış “Aslında mesele korkmak değil” diye devam etti.

“Biliyorum” dedi Şeytan.

“Mesele onu ikna edip etmemek de değil”

“Onu da biliyorum.”

“Mesele önce benim ikna olmam.”

“İşte şimdi sadede geliyorsun.” dedi Şeytan. “Devam et.”

“Tüm bu anlattıkların bende sadece fantastik bir roman okuyormuş hissi uyandırıyor doğrusu. Yani bunlar benim için sadece eski birer hikaye. Bir de koskoca Şeytansın bozmayayım seni diyorum ama anlattıklarının çoğuna katılmıyorum. Özgür irade diye sihirli bir şeyin olduğuna inanmıyorum mesela. Ya da Tanrı aradan çekilirse insanların büyük ve mutlu bir medeniyet kuracaklarına. Sendeki Beat kuşağı insan sevgisi, Hippi pozitifliği filan sempatik geliyor ama belki de Tanrı daha gerçekçi. Belki o bizi olduğumuz gibi görüyor. Belki de bizi manipüle etmiyor da aslında tutunacağımız bir çıpa veriyor.”

“Seviyorum seni Barış.” dedi Şeytan gülerek.

“Abi sakin!”

“İşte aslında tam olarak bunun için Tanrıyla görüşmeni istiyorum.”

“Anlamadım. Ne için yani”

“Önce onu analiz edip sonra onun hakkındaki fikirlerini suratına suratına doğrudan söylemen için. Yani az önce bana yaptığını ona da yapman için.“

“Neye yarayacak ki bu?”

“Bir şeyleri tekrar düşünmesine yarayacak. Şu anda çevresinde ya benim gibi azılı muhalifler var ya da melekler gibi yandaşlar. Ben ne desem zaten inanmıyor artık. Meleklerse sabah akşam onu övmekle meşgul. Tanrı’ya en çok lazım olan şey seninki gibi tarafsız ve korkusuz bir görüş.”

“Bilemiyorum. Biniyorum bir alamete, gidiyorum kıyamete gibi geliyor daha çok.”

“Bak şunu unutma ki Tanrı da insanları seviyor ve sizin bu gidişatınız onu da üzüyor. Ama sizi birey olarak pek kaale almıyor. Mesela istese sizin fikirlerinizi duyar ama çok uzun zamandır bunu gereksiz buluyor ve sizi dinlemiyor. Hatta beni bile pek dikkate aldığı yok artık. Benim binyıllardır aynı teraneleri söyleyen aklı havada bir romantik olduğumu düşünüyor. Ona senin gibi, fiilen Tanrının olmadığı bir hayat yaşadığı halde bile kendi doğrularını bulabilmiş bağımsız ve tarafsız bir insanoğlunun açık açık duygularını anlatması lazım. O zaman sizi dikkate almaya başlayıp bu sorun için daha farklı çözümler üretmeyi düşünecektir. Çünkü inanıyorum ki içten içe o da hata yaptığını biliyor. Ama eğer onu uyarmazsan korkarım ki insanlık kötüye gittikçe refleks olarak o çıpayı daha fazla derine gömmekten başka bir şey yapmayacak. O böyle yaptıkça da en sonunda ortada insanlık diye bir şey kalmayacak”

Barış hala kararsız görünüyordu.

“Bu arada bir şey daha var.” dedi Şeytan. “Tanrı’yla bir anlaşmamız var. Benim aracılarımı kabul edip dinlemeye, aracım insansa cehennem korkusu yaşayıp görevini ihmal etmesin diye öldükten sonra onu Cennet’e almaya söz verdi.”

Şeytan Barış’ın dikkatini çekmeyi başarmıştı.

“Valla mı?”

“Sanılanın aksine ben yalan söylemem.”

“Sözünü tutar değil mi?”

“Tutar. Zaten sen onunla görüşmeyi kabul ettiğinde Tanrı seninle irtibat kuracak. O zaman sözünü tutacağını anlayacaksın. Evet Barış ne diyorsun teklifime. Tanrı’yla bir sohbete var mısın?”

Barış biraz düşündü ve Şeytan’a dönüp,

“Önce sana son bir sorum daha var”

“Sor”

“Şu Huri olayı diyorum. Doğru mu?”

“Doğru.”

“Öyle sınırsız yani.”

“Sınırsız.”

“Şarap akan nehir?”

“O da doğru”

“Vay anasını!” dedi Barış önce, sonra bir an duraksamayla “Varım!” dedi kararlı bir şekilde.

Şeytan oturduğu koltuktan kalktı, Barış’ı da kaldırdı ve sıkıca sarıldı ona.

“Abi sakin!”

Sonra ikisi de yerlerine oturup sahneye doğru döndüler.

SONUÇ

Koro ayağa kalktı. Sıra onlara gelmek üzereydi. Müzik tarihinde bir senfonide ilk defa insan sesi kullanılacaktı. Önce solo baritonun “Ey dostlar, olmaz bu seslerle!” deyişi yankılandı salonda ve ardından koro hep bir ağızdan Schiller’in “Neşeye Şarkı” adlı şiirini okumaya başladı.

Şeytan Barış’ın zaten ezbere bildiği şiiri gene de çeviriyordu.

Neşe

Neşe

Neşe

Neşe

Tanrıların güzel tılsımı,

Elisyum’un kızı.

Giriyoruz ateş sarhoşluğuyla,

Kutsal tapınağına tanrıça.

Birleştirir tılsımın yeniden,

Töre’nin kılıcıyla ayrılanları.

Kardeş olur dilenci ile prens,

Yumuşak kanadının değdiği yerlerde.

Kucaklaşın milyonlar,

Alın öpücüğünü bütün dünyanın.

Alın öpücüğünü bütün dünyanın kardeşler.

Yıldızlı göklerin ötesinde,

Seven bir baba yaşıyor olmalı.

Kucaklaşın milyonlar,

Alın öpücüğünü bütün dünyanın.

Neşe! Güzel kıvılcımı tanrıların!

Kardeş olun ey insanlar,

Bunu ister tanrımız!

Hür doğmuştur insanoğlu,

Hür yaşamak hakkıdır.

Bu muhteşem senfoni sona erdiğinde seyirciler kelimenin tam anlamıyla kendilerinden geçmişti. Çoğu müziğin coşkusundan ağlıyordu. Hepsi büyük ustayı ayakta alkışlıyordu.

Barış ve Şeytan da ayağa kalkıp Beethoven’ı, bu eserini sahnelemeden önce  “benim gözlerimle işittiğimi, siz kulaklarınızla göreceksiniz” diyen bu büyük ustayı uzun uzun alkışladılar.

“Müziğin gücünün karşısında ben bile acizim.” dedi Şeytan. “İnsanlar keşke müziğin, titreşimin aslında ne anlama geldiğini, varlık için önemini bilebilselerdi.”

Barış o sırada şiirin içinde geçen iki dizeyi tekrarlıyordu kendi kendine

Yıldızlı göklerin ötesinde

Seven bir baba yaşıyor olmalı

.

.

.

Hür doğmuştur insanoğlu,

Hür yaşamak hakkıdır.

9. Senfoni – Londra Senfoni Orkestrası


Öncesi: Zebani’yle Buluşma

Devamı: Tanrı’yla Buluşma

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s