TANRI’YLA BULUŞMA

Barış Yargıtay 3. Hukuk Dairesindeki duruşmadan oflaya puflaya çıktı. Heyet anlattıklarını doğru dürüst dinlememişti bile. Belli ki yerel mahkemenin verdiği haksız karar onanacaktı. 3.H.D.’nin bulunduğu koridordaki bir banka oturdu. Tavandaki onca ampule rağmen koridor o kadar kasvetliydi ki Barış’ın ruhu bunalıyordu. Zaten şu son zamanlarda her şey çok kasvetli geliyordu ona.

Dava dosyasını koymak için çantasını açtığında ön gözdeki bileti gördü. Karton bileti sakince eline aldı. Ankara’dan Kars’a yani yıllardır gitmediği memleketine giden Doğu Ekspresinin bugünkü seferine ait kendi ismine düzenlenmiş bir biletti bu. 14 Nisan 2017 günlü sefer. Hareket saati 17.58 yazıyordu biletin üstünde. Nasıl olduğunu bilmiyordu ama o bileti oraya Tanrı’nın koyduğunu biliyordu. Demek ki Tanrı kendisiyle memleketi Kars’ta buluşmak istemişti.

Hazır buraya gelmişken fakülteden arkadaşlarıyla görüşmeye karar vermişti ve bu akşam buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Ama görünen oydu ki bu buluşmaya gidemeyecekti.

“Tabi Barış kim ki, onun özel hayatının ne önemi var ki?” diye söylendi.

Kısa sürede Yargıtay binasından ayrıldı ve arkadaşlarını arayarak acil bir işi çıktığını, İstanbul’a dönmesi gerektiğini söyleyip buluşmayı iptal etti.

-Nihayet buluşacaklar kardeşim Teme.

-Buluşssunlar bakalım kardeşim Halet. Bakalım ssalak Şeytan’ın elçissi Tanrı’yı ikna edebilecek mi?

-Ssalak Şeytan yaa. Asslında ikna etmesi gerekenin biz olduğunu hala anlamadı.

KAHKAHALAR YÜKSELİR

Barış hareket saatinden 15 dakika önce gara ulaştı ve hemen trene bindi. Cam kenarındaki, derisi yer yer soyulmuş, gri, geniş koltuğa oturdu. Öğrenciyken Doğu Ekspresine çok binmişti. Rahat, uzun ve ucuz bir yolculuk için daha iyisi yoktu. “Ucuzcu Tanrı” diyerek gülümsedi.

Tren sakindi. Burada olmak rahatlatmıştı onu. Sanki dışarının kasveti buraya nüfuz edemiyor gibiydi. Bana zor sorular sormayın, ben küçük bir çufçuf treniyim dedi kendi kendine. Bu sözü hangi kitapta okuduğunu hatırlamaya çalıştı ama hatırlayamadı. Yan koltuğu da hala boştu. Yol neredeyse bir tam gün sürecekti. Bu uzun yolculukta bir solikle muhatap olmayacağını düşünmek onu daha da rahatlattı. İyice gevşemişti. Kafasını cama dayadı. İçerinin sıcaklığından sonra camın serinliğinin verdiği o rahatlatıcı his iyi geldi. Tren o tanıdık devinimiyle hareket etti. Sakin, huzurlu, hafifçe sarsıntılı. Beşik gibi… Makas değişmelerinin ve metal tekerleklerin dönüşünün çıkardığı kalp atışını andıran o sakinleştirici ses. Ninni gibi…

Ne zaman uykuya daldı, ne kadar uyudu daha da önemlisi başı neden birinin omzuna dayalıydı hiç bilmiyordu.

Bunu fark ettiğinde ani bir hareketle başını kaldırdı ve vücudunu dikleştirdi. Başını omzuna dayadığı kişi yan koltuğunda oturan yaşlı bir kadındı. Hangi durakta trene binmişti ki?

Kadın Barış’a bakıp gülümsediğinde Barış da kadına dikkat kesildi.

Çok güzel bir kadındı. Bu yaşta, bir kadın nasıl bu kadar güzel olabilirdi ki? Gülerken göz kenarlarında ortaya çıkan kırışıklıklar, tebessümündeki sıcaklık, omzundan aşırıp vücudunun önüne doğru sarkıttığı, tek bir örgüyle bağlanmış upuzun kır saçları, içinde yıldızlar dans ediyormuş gibi parlayan lacivert gözleri, hem tek tek ağzı, burnu, kaşı, gözü hem de hepsinin bir aradalığının muhteşem güzelliği… Anlatılır gibi değildi. “Salt güzellik bu olmalı” diye düşündü Barış.

“Affedersiniz. Fark etmeden başımı size yaslamışım.” dedi kadına.

“Önemli değil” dedi yaşlı kadın. “Çok güzel uyuyordun.”

Bir yerlerde okumuştu Barış. Kadınlar erkeklerin sesini beynin konuşma merkeziyle algılarken, erkekler kadınların sesini beynin müzik merkeziyle algılarmış. Bu sebeple de kadın sesi erkekte müzik dinliyor algısı yaratırmış. Bu doğru olmalıydı çünkü yaşlı kadının ağzından çıkan her bir harf, yarım vuruşluk yumuşak bir piyano sesi gibi geliyordu kulağına.

– Anlatıcıya bak. Ne kadar da abartıyor Tanrı’yı. Gene ssinirlendim kardeşim Teme!

– Ssinirlenmekte haklıssın kardeşim Halet ama meraklanma. Yakında anlatıcının da icabına bakacağız nassılssa.

KAHKAHALAR YÜKSELİR

“Sen O’sun değil mi?” dedi Barış?

“Evet” dedi Tanrı.

“Kadın olabileceğini hiç düşünmemiştim doğrusu.”

Tanrı gülümsedi “Sorun değil. Kadınlar bile beni erkek olarak düşünüyor çoğunlukla.”

“Bak” dedi Barış “Doğrusu bu olayları çok anlayamıyorum. Yani neden Şeytan’la, seninle görüştüğümü falan tam olarak bilmiyorum. O bana bir şeyler anlattı sonra seni de o anlattıklarının doğru olduğuna ikna etmemi istedi ama açıkçası anlattıkları beni bile pek ikna etmedi. Yani ben kendim bile ikna olmamışken…”

Tanrı Kadın avucunu Barış’ın dudaklarına kapattı nazikçe

“Olanları biliyorum. Bana anlattı. O yapması gerekeni yaptı sadece. Senin burada olmanı sağlaması gerekiyordu ve sağladı da.”

“Anlamadım.”

“Birazdan anlatacağım ama önce biraz daha derin dalman gerekiyor.”

“Neye derin dalmam gerekiyor, anlamadım.”

“Uykuya” dedi Tanrı melodik sesiyle.

Birkaç dakika konuşmadan beklediler. Ta ki Tanrı “Artık konuşabiliriz.” diyene değin.

“Şu anda uyuyor muyum ben?” diye sordu Barış.

“Evet” dedi Tanrı.

“Buna neden gerek var ki. Şeytan benimle uyanıkken konuşabiliyordu. Sen neden yapamıyorsun?”

“Mesele konuşabilmek değil” diye yanıtladı Tanrı. “Mesele konuşacaklarımızın duyulmamasını sağlamak. Şu anda Gerçek Alemindeyiz. Burada güvenle konuşabiliriz.”

“Gerçek Alemi mi? Rüyada değil miyim ben, anlamadım.”

“Düş var olan en gerçek şeydir çocuğum” dedi Tanrı. “Bunlar sonraki konular. Şimdi bugünkü meseleye gelelim. Demirci Kawa efsanesini bilir misin?”

“Newrozla ilgili efsane değil mi o?”

“Evet. Ama o bir efsaneden fazlasıdır aslında. Senin bildiğin halinden biraz farklı ama temelde efsanede anlatıldığı şekilde cereyan eden gerçek bir olaydır.”

-Şuna bak kardeşim Teme! “Birkaç dakika konuşmadan beklediler. Ssonra Tanrı Kadın anlatmaya başladı” dedi anlatıcı. Ssonra da “dedi Tanrı Kadın” diyor. Aradaki konuşmalar yok. Ssadece anlatıcıyı duyuyorusss. Tanrı’yı da çocuğu da duyamıyorusss.

– Bu ne demek oluyor kardeşim Halet! Bisss tüm fanileri görürüsss duyarıssss…

-Tanrı bizi kandırdı demek oluyor kardeşim Teme! Çocuğu Gerçek Alemine götürmüş olmalı.

-Lanet karııı!!! Ama bir faniyi oraya nassıl götürür ki? Bir fani Gerçek Alemine giremesss.

-Demek ki çocuk össel biri kardeşim Teme.

-Ya Şeytan? O bunu bilmiyor muydu kardeşim Halet?

-Biliyordu tabi ki kardeşim Teme. O da bissi kandırdı. Tanrı’yla iş birliği yapıyor!

-Lanet Şeytan! Lanet Tanrı!

-Lanet Şeytan! Lanet Tanrı!

LANETLER YÜKSELİR

Tanrı Kadın Barış’a Demirci Kawa ve Dehak’ın hikayesini anlatmaya başladı. Dehak’ın zalim bir hükümdar olduğunu, her iki omzunda…

“Anlatıcı sen sus!” dedi Tanrı Kadın sertçe. “Ne konuştuğumuzu anlayacaklar.”

“Onlardan korkuyorum Tanrım. Beni tehdit ediyorlar”

“Korkma, seni koruyacağım. Sakın konuşmalarımızı anlatma.”

Barış hiçbir şey anlamamıştı. Şaşkınlıkla “Anlatıcı da kim, kiminle konuşuyorsun?” dedi.

“Şimdilik boş ver. Zamanla anlayacaksın.” dedi Tanrı Kadın “Şimdi müsaade et de hikayeyi tamamlayayım. Zalim Dehak’ın kötülüğü o kadar yoğundu ki o yoğun kötülük cisimleşerek her iki omzunda birer yılana dönüştü.”

“Bunu bilmiyordum. Yani o yılanları yaratan Şeytan değil miydi?” diye araya girdi Barış.

“Hayır” dedi Tanrı Kadın. “Bu yılanlar bizzat Dehak’ın kötülüğünden doğdu. Ben veya Şeytan kötülüğü yaratmadık. Aslına bakarsan Dünyada insanın içindekinden başka kötülük yok.” Bir süre duraklayıp sonra sözüne devam etti. “Yılanların Dehak’a zarar vermesini engellemenin tek yolu onları her gün genç erkeklerin beyinleriyle beslemekti. Bunun için kralın askerleri her gün iki genci başını keserek öldürüyor, Dehak da onların beyinleriyle yılanları besliyordu. On sekiz çocuğu olan Demirci Kawa’nın…”

“Pardon, pardon bir saniye. Hikayenin gerisi ben de biliyorum” diye söze girdi Barış.

“Hükümdar, Kawa’nın tam on yedi oğlunu bu sebeple öldürttü. En küçük oğlunun da yakında öldürüleceğini bilen Kawa halkı isyana teşvik etti. Sonunda halk da Kawa’nın yanında yer alınca sarayı kuşatıp Dehak’ı öldürdüler. Dehak bu şekilde devrilince her yerde şenlik ateşleri yaktılar. Newroz da böyle doğdu falan. Ama şimdi bu Kawa kahraman mı yani?”

“Sence değil mi?” diye soruya soruyla karşılık verdi Tanrı.

“On yedi çocuğu öldürülene kadar akıllanmamış birine kahraman mı denir? Bu arada ordu gibilermiş maşallah. Çocukları öldürülmeden aklı başına gelip onlarla saraya yürüse halkı örgütlemeye gerek kalmadan Dehak’ı gene devirirmiş neredeyse.”

Tanrı gülümsedi. “Sözümü kesmesen aslında olayın senin anlattığın gibi gelişmediğini söyleyecektim. Kawa sadece bir oğlunun öldürülmesine göz yumdu. O da anlaşılabilir bir şeydi çünkü askerler başlarda bu gençleri bir bahaneyle saraya götürüp orada öldürüyorlardı. Aileleri çocuklarının akıbetini sorduklarında da saray görevlileri aslında yılanlara yem etmek için öldürülen gençlere asılsız suçlamalar izafe edip sanki bu sebeple idam edilmişler ya da zindan atılmışlar gibi cevap veriyorlardı. Kawa’ya da oğlunun hırsızlık yaptığını, bu sebeple sarayın zindanında olduğunu söylemişlerdi. Buna inanmayan Kawa gizlice sarayın zindanına girip zindanda sadece birkaç yaşlı erkeğin olduğunu gördüğünde görevlilerin yalan söylediğini anladı. Bunu kendi çevresindekilere de anlattı ama ona pek inanan olmadı. Sonra bir gün dört asker ikinci çocuğunu almak için geldiklerinde onlardan üçünü tek başına alt edip dördüncüsüne de can korkusuyla gerçeği anlattırdı da halk da ancak o zaman gerçeği anlamaya başladı. Sonrasında yavaş yavaş halkı örgütledi ve saraya karşı isyan başlattı.”

“Hah şimdi oldu işte.” dedi Barış gülümseyerek. “Kahraman Kawa!”

-Dinle kardeşim Teme “Tanrı Kadın Barış’a Demirci Kawa ve Dehak’ın hikayessini anlatmaya başladı. Dehak’ın ssalim bir hükümdar olduğunu, her iki omssunda…”

– Yani bissden mi bahssediyor çocuğa kardeşim Halet?

-Evet öyle. Çocuk tahminimissden daha güçlü olabilir kardeşim Teme.

-O halde bir an önce bu çocuğun beynini afiyetle yemeliyiss kardeşim Halet. Hem de esski günlerdeki gibi ağısslarımıssla yemeliyiss.

-Evet esski günlerdeki gibi yiyelim onun beynini kardeşim Teme.

KAHKAHALAR YÜKSELİR!

Tanrı’nın güzel yüzü ciddileşti. “Dehak öldü ama omzundaki o iki yılan ölmedi. İsimleri Teme ve Halet. Dehak ölünce onun vücudundan ayrıldılar ve yaşamaya devam ettiler. Her seferinde başka bir zalim hükümdar bulup onun bedenine yerleştiler. İnsan nüfusu arttıkça hem yerleşecek zalim bir hükümdar hem de yiyecek beyin bulmaları daha da kolaylaştı. Üstelik her genç ve saf beyni yedikçe daha da güçlendiler. En sevdikleri yiyecek ise hem genç hem de eğitimli beyinler. Onları yemekte zorlanıyorlar ama aslında en sevdikleri yiyecek o.”

“Bilgiyle dolu beyin çok lezzetli olur çünkü.” dedi Barış. (*H. Murakami – Tuhaf Kütüphane)

“Evet” dedi Tanrı Kadın. “Onlar da öyle düşünüyor. Murakami’nin koyun adamının yılan versiyonu bunlar. Üstelik hala yaşıyorlar ve artık çok güçlüler. Benim bile baş etmekte zorlanacağım kadar hem de.”

Barış şaşırmıştı “O kadar mı güçlendiler? Kusura bakma ama yılanın başı küçükken ezilir sözünü duymadın mı hiç?”

“İşin kötüsü artık somut olarak bir insanın bedenine yerleşmeye ihtiyaçları da yok. Binlerce yıldır insan beyni yiye yiye o kadar güçlendiler ki artık beyinleri fiziki olarak yemeleri de gerekmiyor. Onları sadece etkileri altına alıyorlar. Sonra onların beyin ve hatta ruh enerjisini bile emiyorlar. Üstelik o kişileri köle gibi kullanabiliyorlar.”

“Ne yani ortalık bir nevi zombilerle mi dolu? Ne şekilde etkiliyorlar bu beyinleri?”

“Yöntemleri çok çeşitli. Ama temelde beyinlere güç hırsı aşılıyorlar. Bu genelde ekonomik ya da siyasi güç oluyor. Sonra yaptıkları tek şey bu insanların güç için yaptıkları kötülüklerle, söyledikleri yalanlarla beslenmek. Hatta artık beyinlere bunu aşılamakla bile pek uğraşmıyorlar. Ne de olsa köleleri var ve köleler öyle bir sistem kurdu ki dünyada, güç hırsı üstüne kurulan bu sistem bir fabrika gibi Teme ile Halet’e milyonlarca köle yaratıyor. Aslında sen de bunun farkındasın. Dünyada gidişatın hiç iyi olmadığının, çoğunun bu sistemin kölesi olduğunun, olmayanların da korku içinde yaşadığının farkındasın.”

Barış’ın alaycılığından eser kalmamıştı. “Evet. Sanırım farkındayım. Ama gene de anlamadığım bir şey var. Sen zamanın ve mekanın yaratıcısı olan Tek Tanrı değil misin? Nasıl olur da bununla baş edemezsin?”

“Çünkü çocuğum ben eskisi kadar güçlü değilim. Onlar güçlendikçe de ben giderek zayıflıyorum. Tanrı ancak kalpler doğrulukla kendisine yöneldikçe güçlenir.”

“Ama bu zaten olmuyor mu? Yani Dünyadaki insanların çoğu sana inanıyor. Her gün milyonlarcası sana dua ediyor. Onlar güçleniyor olsa bile senin de güçlenmen gerekmez mi?”

“O insanların çoğunun dua ettiği Tanrı ben değilim. Dolayısıyla o duaların pek azı bana yöneliyor. Diğer yandan yılanlara yönelen kalp çok daha fazla. Dua bir çeşit enerjidir ve insanların düşlerinden, dileklerinden oluşur. İnsanların düşlerinde artık evrensel kardeşlik, dünya barışı, adalet gibi şeylere pek az rastlanıyor. Düşler daha çok sevmediklerinin kahrolması, beğenmediklerinin üstüne felaketler yağması, kendisi gibi olmayanın sonsuza kadar cehennemde yanması üzerine kurulu. İşte bu enerji de giderek somutlaşıyor, gerçekleşiyor, Dünyayı neredeyse elle tutulur kara bir bulut halinde çepeçevre kuşatıyor.”

“Buna düş değil de kabus demek daha doğru olur bence.”

“Her düş gerçekleşir çocuğum. En karanlık olanlar bile.” dedi Tanrı Kadın. “Öyle ki eğer biraz daha güçlenirlerse gerçekliğin doğasını bile değiştirebilecekler. Bu olursa artık iyi-kötü, doğru-yanlış arasında hiçbir fark kalmayacak. Sonra kavramsallığı ters yüz edebilecek, hikaye anlatıcısı gibi soyut varlıkları bile yok edebilecekler. Son hedefleri ben olacağım. Beni de aşarlarsa varlık alemi bitmeyen bir kaosa sürüklenecek.” Gözleri dalmıştı. Bir süre sonra kendini toparlayıp “Artık Gerçek Aleminden çıkmalıyız.”

“Bu yılanları öldüremez misin?”

“Kolay değil. Üstelik bunu yapmak hiçbir şeyi değiştirmez.”

“Neden?”

“Nasıl Dehak’ın kötülüğü Teme ile Halet’i yarattıysa, bu sistemin kötülüğü de kısa sürede kendi kötücül canlılarını yaratacaktır. O yüzden kesin çözüm için bu kötülüğün kaynağını kurutmamız lazım.”

“Peki benden ne istiyorsun?”

Tanrı Kadın hiç duraksamadı “Sana anlattıklarımı insanlara aktarmanı istiyorum. Onları bilinçlendirmeni, doğruluğa yöneltmeni istiyorum.”

“Yahu bunu bana yapma. Bak Ana…” Ağzından çıkana kendi de şaşırmıştı. “Ana mı dedim ben sana, niye öyle dedim ki şimdi?”

“Ana iyidir. Severim bana böyle hitap edilmesini.” dedi Tanrı suratında harika bir tebessümle.

“Tamam öyle olsun. Bak Ana, sen de tam Lucifer abi gibi oldun şimdi. Allah aşkına -ki o sen oluyorsun- yani bu da tuhaf geliyor ama ağız alışkanlığı işte. Neyse işte sen de Lucifer abi gibi benim bile tam kavrayamadığım şeyleri başkasına anlatıp bir de onu ikna etmemi bekleme benden. Bana Amerikan Tanrıları kitabındaki gibi duayla beslenen Tanrı olayını anlatıyorsun, sonra beyin yiyen yılan kardeşlerden bahsediyorsun. Milyonlarca zombileşmiş insanın hikayesini anlatıyorsun sonra da bunlar çok normalmiş gibi benim, tamam o halde anlatmaya kimden başlıyorum dememi falan mı bekliyorsun?

Tanrı Kadın gülümsüyordu. “Telaşlanma. Senden bunu hemen yapmanı beklemiyorum. Daha eğitilmen lazım.” “Ne eğitimi, kung fu falan mı? Ancak o işe yarar herhalde. Yahu beni kıtır kıtır keserler diyorum. IŞİD var IŞİD. Bildin mi onları? Ha işte ben şimdi onlara gidip bırakın bu asmayı, kesmeyi de sevgi kelebeği olun mu diyeceğim? Yemin ederim kelebeğin kanatlarını koparır gibi iki kolumu koparır sonra da çiğ çiğ bana yedirirler.”

Tanrı Kadının gülümsemesi şimdi tüm yüzüne yayılmıştı. “Sonra da Putin’e giderim. Eşeklik yapma az adam ol. İn o ayının sırtından da aşağı derim. Oradan hop atlar Trump’a giderim. Sen Dünyayı yönetiyorum ayağına insanlara zulmediyorsun. Alırım ayağımın altına seni derim. Bitti gitti.” Bir süre konuşmadı. Sonra devam etti “Yahu lütfen yani. Binlerce yıldır senin çözemediğin sorunları ben zavallı bir insancık mı çözeceğim. Biraz mantıklı olmak lazım.”

“Sakin ol. Sen onların bunu kendiliklerinden yapmasını sağlayacaksın. Ama dediğim gibi henüz değil. Önce başka şeyler var.”

“Neymiş?” dedi Barış bezgin bir ifadeyle.

“Birincisi seni korumamız lazım.”

“Kimden?”

“Teme ile Halet’ten tabi ki. Şu anda yanımda olduğunu biliyorlar ve Gerçek Aleminde olduğumuzu da anlamışlardır. Bu durumda senin peşine düşeceklerdir.

“Peşime düşmek derken… Yani şimdi tam olarak neyi kast ediyorsun ben anlayamadım.”

Tanrı işaret parmağıyla Barış’ın beynini gösterdi. “Beynini yemek isteyeceklerdir.”

“Yani mecazen… değil mi?”

“Doğrusu bu kez mecaz yapacaklarını pek sanmıyorum. Seninle ne konuştuğumuzu tam bilemeseler de anlatıcının hatasından dolayı onlarla ilgili bir konu olduğunu anlamışlardır ve seni yok etmek isteyeceklerdir.

“Bitirdin hayatımı yemin ederim.” dedi Barış kafasını sallayarak. “İki tane psikopat Tanrı Yılan peşime düşecek yani öyle mi? Ana dedik güvendik. Bravo bravo! Ahh Lucifer abi Ah! Bunlar hep senin işlerin. Yok gerçi sana niye kızıyorum ki Şeytan’a güvenip de Tanrıyla görüşürsen olacağı bu tabi. Böyle ketenpereye gelirsin işte oğlum Barış. Salaklığına doyma. Şeytan efendi sana Cennete gideceksin dedi, iki huriyle sevişeceğim, şarap ırmağına balıklama atlayacağım hevesiyle hemen kabul ettin.” Bir süre duraksadıktan sonra birden aklına gelmiş gibi “A ama bir saniye. Ben senin teklifini kabul ettiğimi söylemedim ki. Teklifini reddederim ve onlara da bunu söylerim. İnanırlar değil mi bana?”

“Belki. Ama gene de beynini yiyeceklerdir. Garanti olsun diye. Ama merak etme. Yılanlardan korunman ve eğitilmen için güvenilir biri olacak yanında.”

“Kim?”

“Senin bildiğin ismiyle Cebrail”

“Of Ana of! Ne işler açtın başıma”

“Eğitimin ilk adımını yarın Kars’ta yerine getireceksin.”

“Kars ne alaka?”

“Seçmen kaydın orda”

“Anlamadım”

“Ömründe hiç yapmadığın bir şeyi yapacak, Pazar günü gidip referandumda oy kullanacaksın.”

“Aaa vay Çakal. Ay pardon ağzımdan kaçtı. Pardon, pardon. Yani vay vay. Demek o yüzden Doğu Ekspresi.”

“Şimdilik ben gidiyorum. Cebrail kısa süre içinde yanında olacak.”

“Şunu bil Barış. Sen özel birisin. Bu göreve de boşuna seçilmedin. Henüz farkında değilsin ama alacağın eğitim sahip olduğun bir sürü yeteneği keşfetmeni sağlayacak. O zaman bile işin kolay olacak diyemem ama en azından içinde bir başarma umudu yeşereceğinden eminim.”

-Gel kardeşim Teme. Gerçek aleminden çıktılar nihayet.

-Anlaşılan Tanrı bissim gücümüssün farkında kardeşim Halet. Yokssa konuşmak için neden Gerçek Alemine gitssin ki.

-Haklıssın kardeşim Teme.

-Acaba ne kadarını biliyor kardeşim Halet.

-Ben de bunu merak ediyorum. Ama Cebrailin bissim kölemiss olduğunu bildiğini hiç ssanmam.

-Ben de ssanmam.

KAHKAHALAR YÜKSELİR!
Tanrı koltuktan ayağa kalktı. Barış da onunla birlikte ayağa kalktı. Tanrı’nın bu kadar uzun boylu olduğunu otururken tahmin etmek zordu. Dimdik asil bir duruşu vardı. Barış’ın yüzünü sıcak avuçlarının arasına aldı. Barış başını eğdi ve Tanrı Kadın onu alından öptü. Tanrı’nın daha önce hiç duyumsamadığı bir güzellikte koktuğunu fark etti Barış. Tanrı vagonun arkasına doğru yürürken Barış’a dönüp “Vereceğin oy şimdiden Hayırlı olsun” dedi ve gülümsedi. Barış da ona gülümsemeyle karşılık verip “Hayırlı olacağından emin olabilirsin Ana” dedi.

One Comment Kendi yorumunu ekle

  1. fsinemb dedi ki:

    Yüzümde gülümsemeyle okudum üçlemeyi zebaniden şeytana oradan tanrıya sonda da hayırlı oya gelişiniz çok hoştu 🙂 güzel bir okuma oldu benim için. Teşekkürler…

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s