RÜYA

“Ne bu halin?” diye gülmeye başladı bana.

“Alay etme. Üşüyorum, görmüyor musun?” dedim.

İnsanı çaresiz bırakan türden bir soğuktu. Isınmak için yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Vücudumu iyice küçültmüş, çaresizce içime doğru büzülmüştüm.

Üstümde keten bir gömlek, altımda lacivert ince bir pantolon vardı. Ayaklarım da çıplaktı üstelik. Bu soğuğa niye bu kıyafetle çıkmıştım ki?

Onunsa üstünde beyaz, tülden bir sabahlık vardı. Sol kolunu başının altına almış, o haliyle koltukta sere serpe uzanmıştı. Beyaz baldırları ortadaydı. Kim bilir ne kadar sıcaklardı ve nasıl yumuşak.

Birden elinde gümüş bir kupa belirdi. İçinde lacivertli, yanar dönerli bir sıvı vardı. Sanki görünmez bir kaşık kupayı karıştırıyor gibi kupadaki sıvı dönüp duruyordu.

Titrek bir sesle “Bu ne?” dedim.

“Bunu içersen ısınırsın” dedi.

Benimkinin aksine onun sesi sanki bir enstrümandan çıkıyormuş gibi pürüzsüz ve doğaldı. Kupayı bana doğru biraz daha uzattı.

“Alkol mü bu?” dedim.

Bu kez kahkahayla güldü bana.

“Hayır aptal. Bu aşk iksiri” dedi. “Bunu içince bana aşık olacaksın.”

“Neden içeyim ki bunu?”

“Çünkü üşüyorsun. İnsanı aşktan daha iyi ne ısıtabilir ki?!”

Soğuk tüm varlığımı eline geçirmişti artık. İki ayağımı nöbetleşe birbirinin üstüne koymam, kollarımı neredeyse içime göçecek kadar vücuduma sarmam da işe yaramıyordu.

“Peki bedeli ne olacak?” dedim.

Uzanmayı bırakıp oturur pozisyona geçti. Gözlerini bana dikip “Ben senin aşkına hiç karşılık vermeyeceğim. Sen hep bana aşık olarak kalacaksın.” diye cevap verdi ciddi bir sesle.

“Neden?” dedim.

“Tabi ki aşk sürsün diye. Sürsün ki aşk ateşi seni hep sıcak tutsun. Soğuktan kurtulmak için bu tek şansın.”

“Yani sürekli aşk acısı mı çekeceğim?”

“Bu ne aptalca bir söz! Aşk zaten acıdan başka nedir ki?”

Sanki Dante’nin cehenneminin tam ortasındaki buz gölündeydim. Madem cehennemdeydim ve madem o iksir beni cehennemden kurtaracaktı o halde teklif edilen şey cennet olmalıydı.

Kadeh hala elindeydi…

Bu soğukluk bir dağcı olarak daha önce çok kez karşılaştıklarım gibi değildi. Hani insanı önce yavaş yavaş hissizleştiren sonra tatlı bir uyuşukluk yaratıp sonsuz ve güzel bir uyku vaad eden o bildik, dünyaya özgü soğuklardan değildi.

Gaddar ve sinsiydi. Öyle iyi ayarlanmış bir şiddeti vardı ki sinirlerimi uyuşturmuyor, onları sürekli teyakkuz halinde tutuyordu. Hepsinin aynı anda acı içinde feryat ettiğini duyuyordum. Sanki bir bilinci var gibiydi bu soğuğun. Beni rahat bırakmasının tek yolunun o iksiri içmem olduğunu söyleyen bir bilinci…

“Ama bu haksızlık. Bu durumda nasıl mantıklı düşünebilirim.” dedim ya da dediğimi sandım. Soğuk çenemi o kadar hızlı bir şekilde titretiyordu ki kelimelerin ağzımdan anlamlı bir şekilde çıktığından emin değildim.

“O zaman en azından kadehi eline al” dedi. Demek ki beni anlamıştı.

“Kadehi eline alır almaz soğukluk kaybolacak. Onun varlığı soğuğu bir süreliğine senden uzak tutacak. Ama bu çok da uzun bir süre değil. Bu iksir bile onu içmediğin sürece bu soğuğu senden çok uzun süre uzak tutamaz. İksir soğuğa yenilene kadar onu içmezsen soğuk tekrar ve ebediyen senin için geri gelecek.” dedi.

Kadehi almalıydım. İnsanı delirmenin sınırına getiren bu işkenceden kısa bir süreliğine olsa bile kurtulmalıydım. O anda başka hiçbir şey düşünemiyordum.

Sağ elimi yavaşça kadehe doğru uzatmaya çalıştım. Benim bunu başaramayacağımı görünce yerinden hızlıca kalktı ve kadehi yarı açılmış elime tutturdu. Ben tam olarak kavrayana kadar o da elime destek veriyordu.

Gümüş kadehten yayılan bir sıcaklık dalgası bekledim ama öyle olmadı. İksir bir sıcaklık yaymıyordu. Yaptığı şey o soğuk yaratığı kovmaktı. Kadeh parmaklarıma temas eder etmez sağ elimden başlayarak yaratığın o soğuk adımlarla sağ kolumdan omzuma oradan gövdeme, başıma ve bacaklarıma doğru koşar adım kaçtığını tenimde hissediyordum. Birkaç saniye içinde yaratık tüm vücudumu terk etti.

Kadehi tam olarak kavradığımı görünce o da elimi bıraktı ve tekrar kanepeye oturdu.

“Gözün kadehte olsun” dedi. “İksir kadehin içinde dönmeyi bıraktığında etkisini kaybetmiş demektir.”

Şimdi onun tam karşısında rahat, geniş bir koltukta oturuyordum ve iksiri canımın bir parçasıymış gibi sağ elimle sıkı sıkı tutuyordum. Gözümü o yanar dönerli, kadehin içinde soldan sağa sürekli dönen sıvıdan almam uzun sürdü. Büyüleyici görünüyordu ki belli ki gerçekten öyleydi de. Büyüleyici!

Tabi ki büyüleyici olacaktı. Buna niye şaşırıyordum ki. Kötülük her zaman güzel bir suretle dikilmez mi karşımıza? Nerde duymuştum o lafı; şeytan kapınızı çaldığında toynakları olmaz. Aynı bu kadın gibi baştan çıkarıcı, aynı bu iksir gibi büyüleyici görünür.

Benim soğuktan kurtulmama o da sevinmiş gibiydi.

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu. “Unutma vaktin kısıtlı.”

“Biliyorum!” dedim sertçe.

“Neden kızgınsın bana?”

Sinirlerim boşalmış olmalı çünkü kahkaha atmaya başladım.

“Ne yani sana minnettar olmamı mı bekliyorsun?” dedim kahkahaların arasında.

“Ama seni soğuktan kurtardım. Şimdi seçimini daha rahat yapabileceksin.” diye cevap verdi. Suratında gerçek bir şaşkınlık var gibiydi.

“Komik olma. Buna seçim denmez.”

“Neden?”

“Neden mi? Çünkü benden iki tane berbat şey arasında bir tercih yapmamı bekliyorsun da ondan. Çünkü burada özgür irade yok.”

“Ah siz çıkarcı insanlar! Bir iyi ile bir kötü arasında tercih yapınca o zaman gerçekten bir özgür iraden olduğunu mu sanıyorsun? Zaten iyi olan ihtimali tercih edecek olmak özgür bir iraden olduğunu mu gösterir? Ya seni öldüreceğim ya da al sana bir milyon TL dendiğinde parayı seçmek mi senin o değerli, yüce özgür iraden? Ama yok, en iyisi iki iyi seçenek arasında bir tercih yapmak değil mi? Akşam arkadaşlarla maç mı seyredeyim yoksa sevgilimle sinemaya mı gideyim gibi iki iyi seçenekten birini tercih edince kendini çok özgür hissediyorsun değil mi? Gerçekten özgür irade mi istiyorsun al sana özgür iradeni ortaya koyabileceğin gerçek bir seçim; ya sonsuza kadar aşk acısı çek ya da sonsuza kadar soğuğa mahkûm ol!”

Şaşırmıştım. “Saçmalıyorsun” dedim. “Özgür irademle seçmediysem bir insanı sevmemin ne manası var?”

Aniden ve çok rahatça “Ya annen?” deyiverdi.

“Anlamadım?”

“Anneni özgür iradenle mi seçtin ki onu seviyorsun?”

Bir süre diyecek bir şey bulamadım. O esnada gözüm kadehe ilişti. İksirin dönüş hızı fark edilecek denli yavaşlamıştı.

Aklıma gelir gelmez söyledim. “Annem de beni seviyor. Yani seninle olacağı gibi karşılıksız bir sevgi değil bu.”

“Ne yani sevgi sadece karşılık bulunca mı değerlidir? Al işte bencilliğine bir kanıt daha!” Sanki haklılığını ispatlamış gibi yapmacık bir kahkaha attı.

“Seninle bu tür tartışmalar yapacak değilim. Bu haksızlık. Bana dayatmada bulunuyorsun.”

“Dayatanın ben olduğumu nerden çıkardın? Ben sana acıdan bir çıkış yolu öneriyorum sadece.”

Ukalalığın ve yalanın bu kadarına pes diye düşündüm.

“Evet acıdan bir çıkış yolu öneriyorsun ama karşılığında daha büyük bir acı teklif ediyorsun. Sana ruhumu vereceğime, soğuğa bedenimi veririm daha iyi!” dedim ve der demez kadehi aniden yere fırlattım.

Onun “Hayır! Yapma!” diye attığı çığlık, metalin betona çarparken çıkardığı o tanıdık sesle aynı anda kulaklarımda çınladı.

İksir yere yayıldı ama hemen sonra sanki sıvı değil de gazmış gibi havaya doğru süzülmeye başladı. Lacivertli yanar dönerli o sıvı yaklaşık başımın hizasına kadar yükselip önce havada bir bulut gibi asılı kaldı sonra yavaş yavaş silikleşti ve yok oldu.

Ayaktaydım. O da ayakta ve tam karşımdaydı. Gözlerini bana dikmişti. Ağlıyor ve sürekli “Her şeyi mahvettin!” diye bağırıyordu. Ben kendimi soğuğa teslim edecekken o hala kendini düşünüyordu.

Soğuğu ilk olarak ensemde hissettim. Tüm vücudum ürperdi. Sonra yavaş yavaş o tanıdık minik ve soğuk adımlarla önce kollarıma, oradan gövdeme, daha sonra kafama ve bacaklarıma doğru yürüdü. İşte gene tüm vücudum o soğuk yaratığa aitti.

Başlarda ona ne olduğunu anlamadım. Çünkü vücudu kaskatı kesilmişti. Bir heykel gibi duruyordu karşımda. Sanki hareket etmeye korkar gibiydi.

İlk şaşkınlığımı atınca benimle aynı durumda olduğunu anlamam uzun sürmedi. Soğuk vücuduma yürürken ben de aynı onun gibi kaskatı kesilmiştim. Sanki milim hareket etsem soğuk daha hızlı yayılacakmış gibi geliyordu. Soğuk onu da almıştı.

Gözleri hala bana dikiliydi ama artık ağlayamıyordu. Yanaklarındaki donmuş göz yaşları çenesine kadar uzanan beyaz izler oluşturmuştu. “Hani beni karşılıksız da olsa severdin. Hani senin sevgin tek başına da değerliydi ha. Yalancı, yalancı, yalancı!” diye haykırıyordu.

Aniden uyandım. Bir kabustan uyanır gibi kan ter içinde değildim. Aksine üşüyordum. Açık pencereden içeri süzülen serin sabah meltemine bile tahammülüm yoktu. Koca yatağın boşluğu ve soğukluğu. Onun yokluğu…

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s