BOZKIR VE MEŞE AĞACI

Şeref’in yorgunluktan başı dönmeye başlamıştı. Bacaklarını o kadar uzun süredir koşmaya zorluyordu ki, o kadar uzun süredir kaçıyordu ki arkasındakilerden vücuduna giren oksijen yeterli gelmiyordu artık.

Kasabadan kaçmaya çalışırken yakalanmıştı onlara. Kasabanın otogarında onun için pusu kurduklarını bildiğinden kasabadan ana caddeye kadar yürüyüp oradan otostop çekerek kaçmaktı planı. Ama tam kasabayla bozkırın oynaştığı yerde, bozkırın o kaba saba ellerinin kasabaya uzandığı bölgede, daha caddeye ulaşmasına çok mesafe varken fark edilince mecburen bozkıra doğru kaçmıştı.

Nasıl da tanımıştı o Çıyan kendisini onca mesafeden. Yarım saat daha geç olsa alacakaranlık çökmüş olurdu, tanıyamazdı o zaman beni diye düşündü. Yarım saat daha geç olsa…

Başlarda gene de onları atlatacağını düşünmüştü. Hızlı koşardı, bacakları güçlüydü. Kovalamaca başladıktan çok kısa süre sonra üç dört tanesi koşmayı bırakmıştı zaten. Sonra biri daha, sonra biri daha. Ama o Çıyan yok mu o Çıyan… Hem elindeki iri sopaya rağmen tazı gibi koşuyor hem de durmadan bağırıyordu.

“Buraya kadar Şeref iti. Artık bitti senin hayat maceran, seni bu bozkıra gömeceğiz!” deyip duruyordu. İşin kötüsü bu şevkli haykırışları arkadaşlarını da aynı nefret duygusuyla, aynı hınçla sarıyordu. Bu yüzden umduğunun aksine arkasında hala en az on kişi vardı.

Hızlı koştuğu için başlarda arayı açmıştı ama şimdi giderek yaklaşıyorlardı.

Bir bozkırda koşmak… Ne amaçsız bir iş. Ne yetişmeye değer bir yer ne ulaşabileceğin bir hedef… Nereye baksan, nereye bassan sararmış çayır otu, ara ara da sığır kuyruğu, keven, çoban yastığı. Ezmeye üzülmezsin. Hele bu mevsimde tek çiçek bile kalmaz ki dalında solmadan koparmaya koşasın. Havası bile safi kuru. Öyle kuru ki çekince içini de kurutur. Taşımaya değer bir kokusu olmadığından olsa gerek rüzgâr bile uğramaz bu çorak bozkıra.

Dönüp arkasına baktığında iki kişinin daha koşmayı bırakıp kendilerini yere attıklarını gördü. Ama Çıyan bir yandan koşmaya devam ederken bir yandan da Şeref’in umut biriktirmesini engellemek ister gibi: “Ben tek de kalsam seni yakalayacağım Şeref iti! İsyancılık neymiş göreceksin!” diye bağırdı sarkık bıyıklarının arasından tükürükler saça saça.

Öyle ya buralarda isyan mı edilir? Ne baş kaldırmış yalçın bir kayaya müsaade eder bozkır ne içine derinleşmiş bir vadiye. Kendisi gibi olmanı bekler senin de… Öyle yerle yeksan, öyle düz, öyle anlamsız.

Buraların tek isyankarı şu ileride yalnız başına duran iri mi iri ağaç olmalı. Bozkırın orta yerinde alabildiğine serpilmiş, artık yapraklarını dökmekte olan meşe ağacı. Ona baktıkça bozkıra dair umut beslemezsin de daha çok onun buraya ait olmadığını hissedersin. Öylesine yalnız. O yalnız ağaca doğru koştuğunu fark etti Şeref niyesini bilmeden.

Koştu, koştu, koştu. Bir süre sonra her adımı bir yük olmaya başladı onun için. Bacak kasları seğiriyordu. Dizlerinden aşağısını hissetmez olmuştu. Her nefes aldığında ciğerleri göğüs kafesini zorlayacak kadar şişiyor ama gene de yeterince soluk alamıyordu. Ağaca iyice yaklaştı.

Kasabada olsa saklanacak bir yer bulurdu elbet. Bozkırda bunu yapamazsın. Ne bir mağara, ne bir kuytu, ne içine karışabileceğin bir ormanlık. Bozkır seni saklamaz. Bozkırda olup da oraya ait değilsen bozkır utanmaz bir işbirlikçi gibi seni ele verir ilk fırsatta.

Şeref ölümüne koşturulmuş bir at gibi çatlamaya yaklaşmışken ağaca ulaştı ve ona doğru atıverdi kendini. Ağacın koca gövdesine sarıldı. Neden yaptığını bilmeden öptü ağacı, okşadı o kırmızımsı koca gövdeyi, sonra usulca sırt üstü yere uzandı ağacın dibinde.

Kalbi o kadar hızlı ve güçlü atıyordu ki onun sesinden başka hiçbir şey duyamıyordu. Hava iyiden iyiye kararmış, yıldızlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Yattığı yerden ağacın dallarına takıldı gözü. Kimi dal yüzyıllardır oradaymış gibi sert bir kabukla donanmış, upuzun ve neredeyse tek başına normal bir ağaç kalınlığındayken, kimi ise henüz bir fidan tazeliğinde ve inceliğindeydi. Her biri birbirinden faklı görünüyordu. Sanki bu dev ağaç bir orman, her bir dalı da müstakil bir ağaçtı.

Çıyanla arkadaşları onun olduğu yere geldiklerinde hala nefesini düzenleyememişti Şeref.

Kendisine yetişip ilk vuranın Çıyan olması onu hiç şaşırtmadı. Elindeki sopayı tam göğüs kafesinin üstüne indirmişti. Ciğerleri aniden boşaldı. Ağzından sıvı, kan karışımı damlacıklar fışkırdı. Acı başından yayıldı, tüm vücuduna dağıldı ve sonra göğsünde toplandı. Aynı yere gelen ikinci darbe kaburgalarını kırdı. Kırılan kaburgaların bazıları ciğerlerine saplandı. Nefes alamıyordu artık. İki büklüm oldu istemsizce. Çıyan bir yandan vuruyor bir yandan da küfürler ediyordu Şeref’e.

Çıyan’dan hemen sonra gelen diğeri postalının tabanıyla Şeref’in sağ elmacık kemiğine öyle bir tekme attı ki elmacık kemiği kırıldı ve sağ gözü hemen kapandı Şeref’in. Ilık kan yanağından dudaklarına doğru akıp, ağzından boşalan diğer kanlara karıştı. Sonra diğerleri de yetişip katıldılar Çıyan’a.

Bir süre sonra Şeref öldü. Bozkırın kendisinden niye bu kadar nefret ettiğini hiç anlamadan. Kanları önce toprağa, oradan da meşe ağacının gövdesine yürüdü. Birileri dikkatle takip etseydi eğer o dev meşe ağacını, bir sonraki ilkbahar o kırmızı, koca gövdeden taze bir dalın tomurcuklandığını fark edecekti.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s