MEFKÛRE

Ölüyorum… İyi de oluyor aslında. Yeter bu kadarı. Zaten yarı ölü gibiyim kaç vakittir. Ne kolum kalkıyor ne bacağım yattığım yerden. Ölüm, araladığı dudaklarını yatağımın altına yapıştırmış da beni yutmak için öyle kuvvetle çekiyor ki nefesini… Yatağa yapışıp kaldığım, kaç zamandır gözlerimi bile açamadığım bundandır.

Odanın kapısı açıldı. Oğlum geldi. Mis gibi kokusundan bildim. Her sabah işe gitmeden gelir böyle.

“Hâlâ aynı. Ölü gibi yatıyor.”

İrkildim gelinin sesini duyunca. Sinsi şey! Gözlerim açık olsa görürdüm bari geldiğini. Onun kokusunu hiç alamam nedense. Yanında kim varsa, ne varsa o kokar. Kokusuz insan mı olurmuş! Bazen yalnız gelir odaya da anlamazsın in mi, cin mi. Aslı kara, necis bir gölgeymiş de bedeni o gölgeyi saklayan cansız, yumuşak bir kabukmuş gibi ne ayak sesini duyarsın ne de bir esinti gelir yürüyüşünden.

Halit’im cevap vermedi ona. Oturdu yanı başıma saçımı okşadı uzun uzun. Hastalığımdan beri kediymişim gibi sever beni. Öyle usulca, yumuşacık.

Kapı açılıp tekrar kapandı. Demek ki o habis gölge çıktı odadan. Halit’im kaldı yanımda. Camı açıp odayı havalandırdı. Bezimi değiştirdi. Serumumu kontrol etti. Sonra biraz daha yanımda oturdu, ah benim pamuk anam deyip beni sevdi. Alnımı, yüzümü öptü de öyle çıktı odadan. Ah ne olur gözlerimi açabilsem, oğlumla bir konuşabilsem. Bir helallik versem de öyle ölsem.

Demek bu hallere düşmek de varmış kaderimde. Hey gidinin günleri hey! Bir tane oğlan vardı mahallede, kasabın çırağı Hamdi. Kör Hasibe’nin oğlu. Bana aşıktı da her vesile evin oralarda dolanır dururdu. Babam kasaba bir sipariş verirdi ama Hamdi o bir sipariş için eve üç kez gelirdi. Yok ustası soruyormuş eti beğendiler mi diye, yok yarına taze et gelecekmiş de sipariş vermek ister miymişiz… Anam da bilirdi Hamdi’nin niye gelip durduğunu da ses etmezdi, iyi davranırdı çocuğa. Bir gün o geldiğinde kapıyı anam açmıştı, ben de avluda yerleri süpürüyordum. Anam fark etmeden eteğimi kaldırıp ona baldırımı göstermiştim. Beyaz baldırlarımı görünce elindeki eti yere düşürmüştü şaşkın. Ne gülmüştüm onun o haline. Yakışıklı çocuktu, hoşlanıyordum aslında ondan. O koca elleri memelerimde gezsin isterdim, bunun hayalini kurardım hep… Ama o kadar işte. Daha ötesini istemezdim. Öyle ipsiz sapsızlarla işim olmazdı benim. Ben hep tahsillileri severdim. Memur karısı olacağım deyip dururdum. Hoş oldum da gerçekten…

Allah’tan babam aydın adamdı. Yoksa başkası olsa nerede beni okur yazarlık kursuna göndersin de ben de öğretmenle tanışayım, seveyim, evleneyim. Başka baba olsa Hamdi’ye varırdım önü sonu. Faik’le tanışınca nasıl da değişmişti dünyam. Varım yoğum o olmuştu birden. Sınıfın en çalışkanı ben olmuştum da okumayı ilk ben sökmüştüm Faik’in gözüne girmek için. Öyle olacaktım tabii. Güzel olmak yetmezdi onu ayartmak için. Mahallenin bütün kızları aşıktı çünkü ona. Hele o Fikriye yok mu, Azgın Fikriye! Her derse daracık entarilerle gelir, en önde oturur, Faik’i ayartmak için ona göstere göstere kendi bacağını okşar dururdu. Bize de anlatırdı, güya annesi yemek gönderdiği için öğretmenin evine gitmiş de Faik’im onu evine alıp orasını burasını ellemiş diye. Alacak beni deyip duruyordu şırfıntı. Ama ben ona hiç inanmamıştım. Faik’im yapmamıştır öyle şey derdim hep. Neyse ki kısa sürede mahallede Fikriye yollu olmuş, kursa gidip gelirken önüne gelenle fingirdeşiyormuş diye dedikodu çıkınca babası Fikriye’yi kurstan aldı da içim rahatladı.

Sonra bir gün anama dedim ki “Ana şu bizim öğretmen çok zayıfladı, görsen bir deri bir kemik kalmış. Bir kap fazla yemek yap da ona götüreyim, yesin garip.” Yufka yürekli anam durur mu etli yahni yaptı o gün hemen. Akşam üstü kaptığım gibi mis kokulu yahniyi Faik’in evine gittim. Kapıyı açıp karşısında beni görünce heyecandan nasıl da titremişti. Sonra sık sık ona yemek götürmeye başladım. Çok kibardı Faik’im. Yemeği alınca Sağol demezdi hiç, teşekkür ederim derdi, size de zahmet veriyorum Mefkûre Hanım derdi, validenize hürmetlerimi iletin derdi. Ama o kadar işte. Hiç içeri çağırmazdı beni. Her tür işveyi, cilveyi yapardım, göz süzer, gerdan kırardım da gene de her seferinde eşikten geri dönerdim. Böyle olunca sınıfta en ön sıraya oturup bacaklarımı okşamaya başlamıştım ona bakıp. Ara sıra gözleri takılırdı bacaklarıma ama hemen kendini toparlardı. Ben çok üzülürdüm bu duruma. Herhalde beni beğenmiyor derdim kendi kendime. Halbuki çok güzel kızdım ben. Etine dolgun, yusyuvarlak, bembeyaz…

Sonra günlerden bir gün yemeği götürdüğümde “Ben de tam çay koymuştum. Vaktin varsa bir bardak çay iç” dedi. Hemen kabul ettim de öylece ilk defa evine girdim Faik’in. Kalbim küt küt atıyordu heyecandan. Kutu gibi, iki odalı bekar eviydi ama çok tertipli, temizdi. Daha ben demlikten çayı doldurmadan arkamdan sarıldı bana, sertliğini hemen hissettim. Kulağıma eğilip artık dayanamıyorum dedi. Sağ elini göğsüme atmış acıta acıta sıkıyordu bir yandan. Dayanma o zaman deyiverdim. Çağlayan gibiydi, duramazdım önünde. Zaten durmak isteyen kim. Oracıkta onun oldum. O günden bir ay sonra evlendik. Mahallede bazı dedikodular çıktı tabii. En başta o azgın Fikriye konuşuyordu sağda solda. Yok aslında Faik onu seviyormuş da ben onunla ilgili dedikodular çıkarınca ortalık bana kalmış. Ben de ne yapıp edip öğretmenin koynuna girmişim. Kızlığım gidince de babama durumu anlatırsam çok kötü olur deyip Faik’i evlenmeye mecbur bırakmışım falan. Neyse ki it ürüdü ama benim kervan yürüdü.

Ah Faik ah! Bir adam olsun ki hem böyle kapı gibi olsun hem de tahsilli olsun. Faik’im öyleydi işte. Onu görür görmez tutulmuştum. Ama gitti Faik’im. Birden hasta düştü, daha doktorlar neyi olduğunu anlayamadan el kadar bebeyle bıraktı beni gitti.

Kapı açıldı gene. Gelin geldi anlaşılan çünkü ne bir ses ne bir koku var. İyi saatte olsunlar geldi sanırsın. Serumu değiştiriyor.

“Al işte 80 lira daha çöpe gitti. Çocukların nafakası. Geberip gidene kadar bizi de batıracaksın!”

Hep konuşur böyle yılan dilli. Çünkü kendisini duyduğumu biliyor. Bilmez mi. Bilmese deli mi kendi kendine konuşsun. Ağzımı bir açabilsem öyle güzel verirdim ki cevabını. Bakmayın şimdi böyle avaz uvaz konuştuğuna, sağlığımda bırakın böyle konuşmayı ters bir bakış bile atacak olsa bu evi zindan ederdim ona alimallah. “Gelin hanım, gelin hanım kendine gel. Benim evimde yaşayıp da bana ahkam mı kesiyorsun!” diye bir gürledim mi kaçacak yer arardı.

Halit’ime bin defa evlenme bununla dedim ama dinletemedim sözümü. Anne dedi senin yüzünden bir defa nişandan döndüm zaten, hem bak yaşım kaç oldu, bırak artık evleneyim. Ne olmuş, nişan bu bir de atarsın beş de atarsın! Hem yaşında ne varmış, otuz sekiz yaş erkek için ne ki? Hem nişan atmanda benim ne kabahatim var? Nişanlın olacak o kara böceğin seni sebepsiz yere terk edip gittiğini unuttun mu oğul?  Bir haber bile vermeyip izini kaybettirdi ya dedim. Ah annem evlenirsek senin ona dünyayı dar edeceğini anladı da kesin o sebep gitti. Bari izin ver de bu da kaçmadan evleneyim dedi. Ne dediysem Halit’im dinlemedi beni, evlendi bununla. Aslında çok akıllı çocuktur benim Halit’im ama iş kadın seçmeye gelince pek bir zevksiz nedense. Hamama bile gitmedik gelinle. Neymiş efendim hamama gelin götürmek mi kalmış artık. Görücü usulü değilmiş de sevişerek evleniyorlarmış falan feşmekan.

Sanki ben Halit’imi kendime saklayacaktım. Elbet bir gün evlenecekti. Ama şöyle eli ayağı düzgün, helal süt emmiş bir kız bulsaydı ya kendine. Evlendiklerinden dokuz ay sonra büyük oğlan doğdu hemen. İlk geceden gebe kalmadı ya bu kadın. Aklıma neler geliyor da işte… Demeye dilim varmıyor.

Ben de Faik’ime bir oğlan vermeyi çok istiyordum ama biz evlendikten sonra üç yıl çocuğumuz olmadı. Faik’imin ersuyu zayıftı. Bilirdim bunu. Ben bilmesine bilirdim de onun o geberik anası “Mefkûre döl tutamıyor. Ailemizin soyunu kurutacak.” diye ortalarda dolanıyordu. Yalancı aşüfte!

Neyse ki uzun sürmedi gebe kalmam. Beni her gördüğünde yiyecekmiş gibi baştan ayağa süzen iki yan evdeki dul komşumuz Nami kısa sürede Halit’imin nüvesini bıraktı içime. Halit’im doğdu da hem kaynanamın sesi kesildi hem de Faik’im gözü açık gitmedi öte tarafa.

Ben de huzur içinde öleceğim Faik’im gibi. Müfteriler de yalanlarının hesabını Rabbimin huzurunda verecekler. Neymiş ben Faik’ime hile desiseyle kızlığımı vermişim de onu benimle evlenmeye mecbur bırakmışım. Yalan, vallahi yalan! Ben Faik’imle ilk beraber olduğumda kız değildim ki bir kere. Bir gün annem komşuya gitmişken Hamdi eve et getirmişti de biraz oynaşayım şununla derken heyecandan ileri gitmiştik, kızlığım o zaman gitmişti. Hoş Faik’ime bunu söylemedim tabii. Kızlığımı aldın benim, babama anlatacağım bunu deyip ağlamaya başlayınca benim şaşkın Faik’im korkudan dona kaldı da hemen oracıkta, evlenelim o zaman dedi titrek titrek. E kötü mü oldu sanki. Benim yerime o azgın Fikriye’yle mi evlenseydi. İyi ki o zaman mahallede o dedikoduları çıkarttım da babası Fikriye’yi önce bir temiz dövüp sonra da kurstan aldı. Duydum ki Fikriye sonradan Hamdi ile evlenmiş. Layığı oydu zaten.

Ya o kaynana olacak kokmuş kocakarının iftirasına ne demeli. Döl tutamıyormuşum! Madem döl tutamıyordum o zaman bakkal Hüseyin’den nasıl gebe kaldım, onun dölünü nasıl tuttum ha? Daha evliliğimin başıydı. Faik’im ince hastalığa tutulduydu. İyi beslenmesi lazımdı ama elde yok avuçta yok. Hasta olduğu için çalışamıyordu da. Evlere temizliğe gidiyordum ama gene de yetmiyordu kazandığım üç kuruş. Bakkal Hüseyin’in gönlünü hoş ediyordum da o sayede ballarla, tereyağlarıyla besliyordum Faik’imi. Allah’ıma çok şükür gücünü topladı da iyileşti. İşte o ara gebe kalmışım bakkaldan. Keşke o çocuğu düşürtmeseydim de doğursaydım. O zaman hiç konuşamazdı o iblis tohumu karı. Düşünmedim de değil doğurmayı ama bu sefer de yatalak adamdan nasıl gebe kaldım diye şüphelenirdi kesin. Hem o zaman Faik’imde sorun olduğunu anlamamıştım daha.

Rabbimin huzuruna vicdanım rahat şekilde çıkacağım. Nami konusunda da çok müsterihim. Gebe olduğum halde hâlâ bana sırnaşmasa onun kanına girmek zorunda kalmazdım. Hâlâ orada burada beni sıkıştırıyor, bazen de geceleri içip içip kapının önünde geziniyordu. Çok uyardım onu ama beni dinlemedi. Faik’im neredeyse şüphelenecekti durumdan. Ben de mecbur kaldım. Bakkaldan eve yürürken gene bana penceresinden pis pis baktığı bir gün işaret edip dışarı çağırdım onu “Özledim seni, gece sana geleceğim” dedim. Hemen orada bile erkekliği kabardı pisliğin. Faik’im uyuduktan sonra evine gittim. Salyalarını akıta akıta oramı buramı elleyip, sıkmaya, o pis diliyle beni yalamaya başlayınca o minik meyve bıçağını karnına soktum aniden. Bıçağın gövdesinden içeriye bu kadar rahatça girmesine şaşırmıştım. Sonra üst üste defalarca soktum çıkardım. Kanları ahşap döşemenin üstünden nehir gibi akıyordu. Geberene kadar gözlerini benden ayırmadı, ben de ondan… Ölünce dayanamayıp o pis erkekliğini de kestim kökünden. Bizim buralarda ahşap evlerde sıkça yangın çıkar. Onun evi de kalan son ahşap evlerdendi. İspirtoyu sağa sola biraz serpiştirip kibriti çakınca alevler hemen yayılıverdi. Ben sıvıştıktan az sonra o şerefsizin vücudu küle döndü.

Bir şu gelinin hakkından gelemedim. Halit’im evlendikten kısa süre sonra bu aşüftenin hamile olduğu ortaya çıkınca torun doğsun diye bekledim. Sonra da bu hastalığa düşünce bu kez Halit’ime acıdım, ben de ölünce bir başına kalmasın çocukla dedim. Eğer Halit’imle torunuma bakacak gücüm olsa ben bilirdim yapacağımı. Gelini de arka bahçeye o kara böceğin yanına gömüverirdim.

Bak gelin demişken kapı kapanma sesi gelmedi. Yani hâlâ odada o lanet kadın. Ne yapıyor ki bunca zamandır burada?

Yastığı niye başımın altından çekti ki bu? Şimdi de yüzüme bastırıyor yastıkla. Kahpenin dölü!!!

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s