TERS YÜZ

Gecenin serin havasını içime çekmek için penceremi açtım. Sokakta benimkinden başka ışıkları açık oda yoktu. Işık dediğim de masa lambam. Pencereden sokağın koyu karanlığına bakarken, havadaki şu hafif meltem sokağın zifiri karanlığını da usulca taşıyıp götürse de hiç gidemeyeceğim kadar uzakları görebilsem diye düşündüm. Ama aksine bu meltem karanlığın rahminde doğmuş da her estiğinde doğduğu o karanlığa bir kat daha zift çekiyor gibiydi. Sanki ben ve masa lambam da olmasak tüm sokak hepten karanlığa teslim olacaktı. Ben bu sokağın ışık savaşçısıydım. Kendimi öyle görüyordum. Görüyordum görmesine ya şüphesiz bu sokakta böyle düşünen bir tek ben vardım. Diğerlerine göre ise düpedüz düşmandım. Huzurlu karanlıklarının içinde gözlerini acıtan acayip bir ışık…

 

Belki kimine göre çok uzaktan parlasam sorun olmazdı ama bu kadar yakınlarında olunca ışığım pencerelerinden yansıyıp onların karanlık oyuklarına ulaşıyor, uyumalarını engelliyordu. Ben ve ışığım ne hakla onların o güzel ve sonsuz uykularını böler, ne hakla içindeyken kimseyi göremedikleri için herkesi kendilerinin aynısı sandıkları kat kat karanlıklarını dağıtıp onları bakmaya, görmeye zorlardık ki! Bana düşman olmasınlar da kime olsunlardı. Ben bir yabancıydım neticede. Işık bir yabancıdır çünkü. Çünkü aslolan karanlıktır. Işık veren bir cisim ortaya çıkmadığı sürece sonsuza dek karanlık hüküm sürer. Yani doğanın olağan halidir karanlık. Eşyanın tabiatı odur. Karanlık vacibül vücuddur. Var olmak için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Karanlık, Tanrıdır! Tanrı, karanlıktır. Ben hep karanlıktan korkmuşumdur.

 

Yatağımın üstüne bıraktığım telefondan mesaj sesi geldi. Mesaj Salih’tendi. Beş dakika sonra oradayım. Pencereni açık tut. Ya beni içeri alırsın ya da düşer ölürüm yazıyordu mesajda. Okur okumaz elim ayağım boşaldı. Cevap yazmakla vakit kaybetmemek için hemen aradım onu. Allah aşkına gelme diyecektim. Babam fark ederse ikimizi de öldürür diyecektim. Zaten bizden şüpheleniyor diyecektim. Bunları defalarca konuştuk diyecektim. Eğer telefonu açsaydı…

 

Evimiz üçüncü kattaydı. İlk iki katın pencerelerinde demir parmaklıklar vardı ama bizim evin pencereleri için böyle bir önleme gerek duymamıştı babam. Binadaki daireler yüksek tavanlıydı. Bir hırsız ikinci katın parmaklıklarına tırmanmayı başarsa bile oradan bizim evin penceresine uzanabilmesi için neredeyse iki metre boyunda olmalıydı. Üstelik yaklaşık beş santimlik mermer küpeşteye parmaklarıyla tutunup kendini yukarıya çekebilecek gücü olsa bile sonrasında tutunabileceği başka bir şey yoktu. Ancak pencere açıksa kollarını içeri uzatıp dirseklerine dayanarak içeri girmesi mümkündü.

 

İşte Salih bunların hepsini yapabilirdi. Atletikliği sayesinde ikinci kat penceresine rahatça tırmanır, 1.95 boyuyla oradan ufak bir sıçrayışla bizim pencerenin küpeştesine tutunabilir, yıllardır voleybol oynadığı için çelik gibi olan parmakları ve güçlü kollarıyla bizim pencereye doğru kendi çekebilirdi. Ama ben pencereyi açıp dirseğini içeri sokmasına izin vermezsem bir süre sonra yorulup aşağı düşerdi.

 

Telefonu açmayacağını anlayınca titreyen parmaklarım ve aklımda babamın yapabileceklerinin korkusuyla mesaj yazmaya koyuldum. Harflerin birbirine girmesini hatta anlamlı bir cümle ortaya çıkarmayı bile önemsemedim. Ben ne yazarsam yazayım o ne demek istediğimi bilecekti zaten. Salih babam evde. Sakın gelme. İkimizi de öldürür. Okumayacağını, okusa da önemsemeyeceğini bildiğim mesajı telaşla gönderdikten sonra pencereye yönelip gözümü karanlık sokağın aşağısına, Salih’in geleceğini bildiğim yöne diktim. Onu görebilsem bakışlarımla engelleyebilecekmişim gibi gözlerimi iyice kısıp karanlığı taramaya başladım.

 

Bu bencilliği, inadı, bana hiçbir şey olmaz tavrı, ukalalığı yetmişti artık. Daha önce bir kez odama gelmesine müsaade ettim diye her kafasına estiğinde tekrar gelebileceğini mi sanıyordu? Nasıl olur da tehlikeyi bu kadar görmezden gelirdi. Geçen gelişinde annemin gürültüye uyanıp kapıya dayandığını, ben son anda fark edip can havliyle koşup onu odanın kapısında karşılamasam içeri girip bizi göreceğini ne çabuk unutmuştu. Neyse ki anneme normalden daha sert bir tonla “Git başımdan. Müzik de mi dinleyemeyeceğim? Yeter artık, hepinizden nefret ediyorum!” deyince kadıncağız içli içli ağlayarak odasına dönmüştü de rahat bir nefes almıştık. Sonra sabaha karşı annem hala uyuyorken sessizce sıvışmıştı evden. Ya babam o gece evde olsaydı… O da annem gibi ağlaya ağlaya odasına döner miydi sanıyor bu çocuk! Hele ki mahalledeki bana dair dedikoduyu duymuşken… Babam gerekirse kapıyı kırıp içeri girer Salih’i odada görünce de ikimizi birden öldürürdü.

 

Salih ansızın aşağıda belirdi. Hınzırca gülüşünün ışığı bana kadar ulaşmıştı. O çok korktuğum koyu karanlık aslında bu kadar güçsüzdü işte. Bir gözden, bir dişten, bir gülüşten yansıyan  küçük, güçsüz bir ışığın bile kendisini rahatça aşmasını engelleyemezdi. Bunu hatırlayınca mı rahatladım yoksa Salih fısıltıyla “Korkma” deyince mi bilmiyorum. Belki o fısıltıda da bir ışık vardı. Tırmanıp içeri girmesi sadece birkaç saniye sürdü. Pencereyi kapatıp perdeleri çektim. Artık karanlık tamamen dışarıda kalmıştı. Öptü beni ben ağlarken. Sonra sarıldık. Özlemden yavaşça şefkate oradan hızlıca şehvete geçtik.

 

Onun ağırlığını hissetmeyi, hele içimde olmasını ne çok özlemişim. Şehvet bitince tekrar şefkate geçtik. Hiçbir şey düşünmeden göğsüne sığındım. İçime kokusunu çektim uzun uzun. Neden sonra tedbirsizliği için ona kızmam gerektiğini hatırladım. Bu yaptığı çok tehlikeliydi. Ya babam duysaydı geldiğini? Daha önemlisi ya küpeşteye tutunamayıp düşseydi aşağı? Ona bir şey olsa ben ne yapardım? Cevabını bile bile gene de sıraladım sorularımı. Aradığımda neden açmadın telefonunu diye sorduğumda o tekrar şehvete geçmişti bile. Açmayacağımı biliyordun dedi o ışıklı gülüşüyle. Mesajı da okumadın değil mi dedim tam içime girmişken. Bana mesaj gelmedi ki dedi.

 

Babam Salih yerine yanlışlıkla ona attığım mesajı uyuduğu için hemen görmemiş, tuvalete gitmek için uyandığında okumuş. Kapıyı omuzlayıp odama hışımla dalmadan önce de silahını almış. Bizi görünce önce bağırmaya başladı, hemen sonra tabancasını ateşledi. İlk kurşun Salih’in gülüşünü ikincisi de masa lambasını söndürünce sokak da ben de sonsuz bir karanlığa yuvarlandık. Babamsa o kör kuyunun içinden, az önce ışığını söndürdüğü Salih’e bağırmayı sürdürüyordu: Ne yapıyorsun oğluma, ne yapıyorsun oğluma?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s