SÜLEYMAN

Orhan Veli’ye…

Süleyman semerini eline aldı. Kapıdan çıkarken karısına döndü, “Sen bugün nereye?”

“Müyesser Hanımlara. Bahar temizliğine,” dedi karısı.

“Bahar mı kaldı? Yaz geldi sayılır.”

“Öyle ya, ne bileyim işte.”

Kapıdan çıktı, kunduralarını giydi. Karısı, başıyla sağ ayağını göstererek, “Acıyor mu?” diye sordu.

Sağ ayağını pat pat iki kere yere vurup nasırlarının acıyıp acımadığını yokladı.

“Daha iyice gibi.” Semerini taktı sırtına. “Haydi Allahaısmarladık,” dedi.

“Kolay gele,” dedi karısı.

Süleyman her günkü gibi önce su kemerinin önünden yolun karşısına geçti. Sonra Sıbyan Mektebi, Bozacı, Vefa Lisesi derken Yakup Efendi Türbesi’nden sağa devam edip Üniversite’nin arkasına ulaştı. Üniversite’yi sağdan dolaştı, sola kıvrılıp Mercan Yokuşu’nun üst başına vardı.

Yokuşun başında Hamdi ile karşılaştı. Kendisinden sonra buraların en yaşlı hamalı. Mercan Yokuşundan aşağı yürümeye başladılar.

Hamdi, “Yakında bırakacağım bu canına yandığımın işini,” deyince gülüverdi Süleyman, “Kaç kere bıraktın şimdiye kadar da ne oldu, hep dönmedin mi kürkçü dükkânına?” dedi.

Hamdi bozuldu. Süleyman’ı ikna etmek istercesine gözlerini iri iri açarak konuştu, “Ama bu başka. Bizim kayınbirader partide iyice yükseldi. Vilayette iş ayarlayacak bana. Hele şu seçim bir geçsin halledeceğim senin işi enişte, dedi geçen,”

“Bu yaştan sonra vilayet seni ne etsin Hamdi?”

“Vilayet dediysem vilayetin çayhanesinde. Ama olsun hamallıktan iyi değil mi?”

“İyi madem. Dua et de Menderes seçimi kazanmasın. Yoksa gidiverir vilayet de çayhanesi de elden.”

“Yok canım, bakma sen dedikodulara. Atatürk’ün partisi dururken kim rey verir Menderes’e?”

Süleyman hiç öyle düşünmese de ses etmedi.

Mercan Yokuşu’nu bitirip Çakmakçılar Yokuşu’na indiler. Kolbaşına gidip sandıktan aldıkları bileklikleri taktıktan sonra ikisi de iskelelerine yollandı.

İskeleye inerken Süleyman’ın kundurası vurmaya başladı. Nasırları şimdiden ince ince sızlıyordu. Daha yük bile almadan böyle acırsa bugün zor geçer, diye düşündü. Neyse ki bugünden sonra hiç nasır acısı çekmeyecekti.

Acı o kadar yoğundu ki Süleyman kendini kaybedip atından devrilecek gibi oldu da hemen arkasında bulunan hasodabaşısı sendelediğini fark edince bir tırısla yetişip yanında durdu. Süleyman ona yaslanıp düşmekten kurtuldu.

Telaşla, “İyi misiniz Hünkârım?” dedi hasodabaşısı.

Süleyman acıdan kızarmış suratıyla kendisine bakmakla yetindi. Cevap vermeye mecali yoktu.

“Soluklanın isterseniz.”

Süleyman sadece, “Lüzum yok,” diyebildi. Kullarına güçsüz görünmek olmazdı. Hem Otağ-ı Hümayuna az bir mesafe kalmıştı. O dünyayı kendi gücüyle sınıyor, Allah da onu gut hastalığıyla sınıyordu işte. Otağa gelince solaklarının yardımıyla atından indi. Asıl acı şimdi başlayacaktı. Odacılarından biri hemen kurt başlı kahverengi bastonunu uzattı. Bastona tutuna tutuna, acıdan yaşaran gözlerini gizlemeye çalışarak otağa girip kabul bölümündeki geniş divana doğru yürüdü. Her adımında topraktan çıkan bir kazık topuğundan girip geçtiği her yeri yara yara omuz başından çıkıyor gibiydi. Nihayet divana oturunca ağzından istemsiz, dolu dolu bir “Ohh!” nidası çıktı. Biraz soluklanınca dört bölmeli otağın içindeki has odasına geçip hekimbaşını çağırttı.

Hekimbaşı önce elma sirkesi ve limon kokan ılık suyla ayaklarını iyice yıkadı. Sonra muhtelif eczadan mürekkep bir karışımı her tarafı iltihaplanmış olan ayaklarına sürdü. Süleyman rahatlamıştı biraz. Hekimbaşı çekingen bir sesle, “Hünkârım, bundan sonra otağınızdan ayrılmasanız… Zira bu melanet irinler vücudunuza daha hızla sirayet edip… Maazallah…” deyip sustu. Süleyman cevap vermedi. Zaten cepheyi son teftişi olacaktı bu.

Biraz dinlenip dışarı çıktı. Ordugâh kuşatmayı yukarıdan gören hâkim bir mevziye kuruluydu. Yamaca kurulu tahtına oturup kuşatmayı izledi. Görünen oydu ki Allah’ın izniyle Zigetvar, Osmanlı mülkü olmak üzereydi. Yan yana dizili toplar ağızlarından ateşler, diplerinden kara dumanlar saçarak Zigetvar’ın kale surlarını biteviye dövüyor, yeniçeri kulları dört bir köşedeki burçlara amansız saldırıyordu. Sokullu Mehmet Paşa yanına gelip müttefikleri Erdel Prensi Sigismund Zapolya’nın huzura kabul edilmeyi beklediğini söyleyince otağına yöneldi. Her bir adımı bir öncekinden daha zorluydu Süleyman’ın. Bir basamak, bir basamak daha… Ta iskeleden yüklendiği 50 kiloluk yükü yokuşun başındaki Yazmacılar Çarşısı’nın üçüncü katına çıkarıyordu. Her bir adımında nasırları “Ihh!” diye inletiyordu onu. Gün boyu hiç ara vermeyen acı, henüz öğle vakti olmasına rağmen şimdiden takatini kesmişti.

Nihayet yükü teslim edip dükkândan çıktığında merdivenlerin başına oturup sağ ayakkabısını çıkardı hemen. Ağzından istemsiz, dolu dolu bir “Ohh!” nidası çıktı. Çorabını da çıkarıp her iki nasırının pürüzlü, sert yüzeyine dokundu. Ateş gibi yanıyorlardı. Matarasını çıkarıp açtı, su döküp serinletti nasırlarını. Dinlenip biraz iyi hissedince ayağını hiç kurulamadan çorabıyla ayakkabısını tekrar giydi.

Kâtibe gidip taşıdığı yükü bildirdi. “50 kilo, Bağdost Halıcılık.” Kâtip Nusret önce yükü not etti, sonra yanındaki genç çocuğu gösterip, “Süleyman abi, bu delikanlı rahmetli Mehmet’in yeğeni. O da bizim bölükte çalışacak. Kendisine biraz ustalık etsen ya,” dedi. Mehmet bir ay kadar önce yük taşırken birden yolun ortasında yığılıp kalmış, gözleri açık, oracıkta ölüvermişti. Hükümet tabibinin söylediğine göre inme inmiş.

“Olur,” dedi Süleyman, “Olur tabii.”

Delikanlının adı Ahmet’miş. Memleketten kısa süre önce gelmiş. Aslında inşaatlarda çalışıyormuş ama rahmetli Mehmet emmisinin oğlu olmadığı için iskele hakkını babası kullanıp kendisini yollamış hamallığa.

“Parası nasıl emmi bu işin?” diye sordu Ahmet.

“Hemen parayı düşünme hele. Evvela işi öğren,” diye cevap verdi Süleyman.

Ahmet devam etti, “Parası iyi diyorlar. Babam o yüzden gönderdi beni. Ben zaten uzun boylu yapmayacağım bu işi. Biraz para biriktirip bakkal açacağım.”

“Açarsın tabii.”

“Sen ne zamandır bu işi yapıyorsun?”

“Bilmem. Çok oldu.” 46 yıl olmuştu.

“Hiç başka iş yapmadın mı?”

“Yok.”

“Neden?”

“Öyle işte.”

“Seviyor musun yoksa hamallığı emmi?” dedi Ahmet gülerek.

Cevap vermedi Süleyman.

Yükü sırtlandığınız an tüm dünyayla bağınız kopar. Kimse yük taşıyan bir hamalı rahatsız etmez. Onun zaten o yük altında ezildiği, kendi derdinin ona yettiği düşünülür. O yüzden hamallar insan selinin ortasında yapayalnızdır. Süleyman gibi yalnızlığı seven biri için hamallığın bu yönü gayet iyiydi. Hem yükü arkalığa dengeli dağıtırsan, doğru açıda eğilip, kısa aralıklı sık adımlarla yürürsen yük taşımak göründüğü kadar zor değildi. Süleyman yükü doğru taşıdığı için hamalların baş belası olan bel fıtığına hiç tutulmamıştı. Şu nasır belası da olmasa…

Önce mesleğin adabını ve işleyişini anlattı Ahmet’e. Sonra yükün nasıl yüklenip, nasıl taşınacağını gösterdi. Büyük Valide Han’a iki kez, Sümbüllü Han’a üç kez mal taşıttı Ahmet’e. Kendisi ona sadece ustalık edip hata yaptığında müdahale etti. Günün sonunda Ahmet’i kendi başına yük taşıyabilecek kadar eğitmişti. Bu sayede o da çok yorulmadan akşamı etti.

Sonra başkâtibe gitti. Toplanan paradan payına düşen yevmiyeyi alıp, evine doğru yola koyuldu.  O sırada Ahmet seslendi, “Sağ olasın emmi sana da zahmet oldu. Siz olmasanız ben bu topraklarda hüküm süremezdim Hünkârım,” diye bitirdi sözlerini Zapolya ve huzurdan çekildi.

Süleyman’ın acısı gene artmıştı. Tekrar has odasına geçip hekimbaşını çağırttı. “Acı yalnız ayaklarımda değil hekimbaşı. Sanki her yerimde bu melanet irinlerden var,” dedi. Yüzü, acıdan kıpkırmızı olmuştu. Hekimbaşı ile Sokullu göz göze geldiler. Hekimbaşı mayhoş kokulu, kekremsi bir iksir verdi bir kaşık. Kısa süre sonra acısının azaldığını hissetti Süleyman. Dahası kendisini oldukça iyi hissediyordu. Hasodabaşı savaş divanının toplandığını söyleyince divan otağına geçti. Paşalardan her biri komutasındaki birliğin durumundan, bugün neler yaptıklarından bahsediyordu. Süleyman idareyi Sokullu’ya bırakmış, geniş tahtında oturuyor, tefekkür ediyordu. “Devlet-i Âliyye’ye bunca zamandır hükmediyorum…” 46 yıl olmuştu. “Babam Sultan Selim’den beri topraklarımızı iki katına çıkardım. Tebaamın hoşnutluğu için, İslam fütuhatını yaymak için uğraştım. Lakin bazı kullarım bunları hiç görmez, bana yalnız evlat katili gözüyle bakarlar. Densizler! Bilmezler ki bazı kararlar ruhuma ne ağır yük yükler ama ki gene de o kararı almam icap eder. Allah’ım sen Muhibbi’ni biliyorsun. Ben ki senin dünyadaki gölgenim, her ne yaptıysam senin rızan için…” Birden gözlerinden bir karaltı geçti Süleyman’ın. Yüzü sarardı. Önce içi, sonra tüm vücudu titremeye başladı. “Allah’ım!” dedi.

“Allah’ım, ha?” dedi karısı. “Şu nasırların da olmasa Allah’ı anacağın yok senin.” Kendisi de biliyordu aslında, tek çocuklarını Allah onlardan alalı beri Süleyman’ın onu pek de anmaz olduğunu. Göz göze geldiler. Süleyman’ın yüzündeki gölgeyi görünce karısı da sustu. Aynı gölgeye karıştılar.

Karısı nasırlı ayağını elma sirkesi ve limon suyundan mürekkep bir karışımla yıkayıp ovalayınca rahatladı, rehavet çöktü üstüne Süleyman’ın çünkü hekimbaşı bu kez kaşık kaşık vermişti o mayhoş iksirden.

Süleyman uyudu, uyanmayıverdi. Yıkadılar, namazını kıldılar, gömdüler.

Süleyman uyudu, uyanmayıverdi. Payitahta varınca yıkadılar, namazını kıldılar, gömdüler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s