AHH SIRTIMDA ANADOLU!

Acının neden kesildiğini anladım. Çünkü artık tam olarak bu dünyaya ait değilim. Papatyamın yaprakları tek tek kopuyor işte. Seviyor, sevmiyor, ölüyor, ölmüyor. Meğer acılar bu dünyaya aitmiş. Ne güzel.

Ölüyor…

Kafam karışık. Beni kim, neden öldürmüştü?

Hatırlıyorum galiba. Sivas’ta bir oteldeydik. Şiir söyleyip, türkü okumak için gitmiştik. Meğer türkülerimizi onlara vermek için canımızı da vermemiz gerekirmiş. Meğer söylediğimiz her bir mısraya karşılık aramızdan bir kurban vermeliymişiz. Yaktılar bizi…

Ölmüyor…

Toprağa sırt üstü düşmüşüm. Biliyorum bu toprağı. Ülkemin toprağı bu. Anadolu. Üstümde kuşlar uçuyor. Kuşların arasında gökyüzü. Meğer ne güzelmiş. Ne güzel bir maviymiş. Bu güzelliği anlamak için dünyadan sıyrılmak mı gerekiyordu? Neyi paylaşamamıştık hatırlayamıyorum tam. Neydi hepimize yetmeyecek kadar az olan? Bir parçasını koparmak için canları da hayattan kopardığımız şey neydi? Özgürlük mü, sevda mı, umut mu, mutluluk mu?

Ölüyor…

Ermeniyiz diye sürdüler bizi. Hatırladım şimdi. Ararat’ı gözden kaybedince çoğumuzun ruhu ölmüştü zaten. Geriye yürüyen bedenlerimiz kalmıştı. O ruhsuz bedenler de yığıldı tek tek oraya buraya. Sizi öldürmüyoruz sürüyoruz demişti askerlerden biri. Bizi ölüme sürmüyorlarmış gibi… Ölüme sürmek, öldürmek değilmiş gibi… Anam benim kadar bile dayanamadı. Yürürken birden yığıldı. Açık gözlerinin kahverengisi, toprağın kahverenhigisine dikili kaldı. Neyse ki ölümüme üzülemeyecek.

Ölmüyor…

Ulaşabildiğimiz her şeyi sahipleniyoruz ya asıl sorunumuz bu galiba. Toprak ayağımızın altında diye bizim sanıyoruz onu. Kuş olsak bu kez kanatlarımızın altında diye gök yüzünü mü sahiplenirdik bilmem.

Ölüyor…

Dersim’liydim yaşarken. Hatırladım. Ama bir çocuktum daha. Babamı ölüme götürürlerken korkmayın demişti kardeşimle bana. Siz daha çok küçüksünüz, size dokunmazlar. Asker öldürmedi bizi gerçekten. Ellerinde bıçakla bize doğru gelenler asker değildi. Dediklerine göre asker çocukları öldürmek istemediği için devlet bize katil tutmuş. Çocuklarını elleriyle öldürmek istememiş devlet. Katillere öldürttü bizi. Kanımız Munzur’a karıştı.

Ölmüyor…

Böyle sırt üstü yere düşmeseydim keşke. Ölüme yaklaştıkça toprakla hemhal oluyorum. Topraktaki her acı sırtımdan, hala çırpınan ruhuma yayılıyor. Damarlarımdan boşalan kanın yerini toprak dolduruyor sanki. Fiziksel acı geçer de bu geçer mi? Eğer geçmeyecekse ölülerimizi bu topraklara gömmeyelim. Beni de bu toprağa gömmeyin!

Ölüyor…

İşkence görmekten daha zoru işkencedeki arkadaşlarının çığlıklarını dinlemek. İnsan işkence çekerken canı acır ama o kadar işte. İşkence gören birinin çığlıklarını duymak ise… İşte o çok zordur. Sanki tek bir insan değil de tümden insanlık acı çekiyor, ölüyor gibi gelir. İşkence sırasında beden alabildiğince yani bir insanlık kadar acıyı kendine alıp geriye kalan tüm acıyı o çığlığa yükleyip, çığlığın ulaştığı herkese pay eder sanki. Bir çığlık ki kaçamazsın. Kulaklarını kapatsan da ruhunla, kalbinle duyarsın. Bir çığlık ki kendisi de işkence. Acıyı Diyarbekir cezaevindeki tüm insanlara paylaştıran o çığlıklardan kurtuluyorum ya ölüm ne ki…

Ölmüyor…

Gözlerimden akan yaşın sıcaklığını hissediyorum. Kendi ölümüme değil de dışarıdan kendime bakıp bir gencin ölümüne üzülüyorum. Al işte kara toprağın kara bağrına verilen gencecik bir kurban daha diyorum kendi genç ölümüme bakıp. Pek de gençti, zaten hep gençler ölür diyorum. Daha sevmedi, sevişmedi bile belki diyorum.

Ölüyor…

Garın önündeki meydandaydım. Her savaşın barışla bittiğini, acılara son veren şeyin savaş değil barış olduğunu haykırmaya gitmiştik. O yakıcı sıcaklığı hissettiğimde kötü bir şeyler olduğunu anlamıştım. Yanımdaki kız benden önce öldü.

En saf güzellik bir “hâl olarak” insanda beliren güzelliktir. Öfkesi güzel olmalı mesela bir insanın. Yakışmalı o öfke yüzüne, tavrına, insanlığına. Üzüntüsü güzel olmalı mesela insanın. O hissettiğinde sen de hissedebilmelisin o hüznü. O derece ortaklaşılacak hüzünler taşımalı yüreğinde. O kızın da gülüşü öyle güzeldi işte. Öyle güzeldi ki şimdi hatırlayınca beni bile gülümsetti işte, öleyazdığım halde. Sanki her gülüşünde “Hiç merak etme, her şey çok güzel olacak” diyordu. Öyle güzel gülüyordu ki o her güldüğünde orda olup da bu gülüşü görebildiğime şükretmiştim. Neyse ki gülüşü dudaklarında solmadan çabucak, acısız bir şekilde öldü. Ölenler mi bana daha çok acı verdi yoksa kalanların çığlıkları mı bilmiyorum. Her bir sağ kalan her bir ölenin atamadığı çığlıkları onun yerine atıyor gibiydi. Ölümün geldiğini bombanın sesi değil de bu çığlıklar haber veriyordu sanki tüm insanlığa. Ama bu başka bir ölümün sesiydi. Sanki ülkedeki tüm umut o ölenlerin yüreğindeymiş, sanki onların hepsi ölünce o umut da ölmüş gibi. Umudun ölümüydü o gün.

Ahh sırtımda Anadolu, sırtımda tüm bir Dünya, insan, insanlık… Öldü…

10 Ekim 2015 anısına…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s