HUKUK DEVLETİ

Manisa’daki okul saldırısını Tera skandalından, onu da İmamoğlu’nun tutukluluğundan farklı meseleler olarak değerlendirirseniz yanılırsınız.

Hepsinin temelinde hukuk devleti meselesi var. Modern hukuk sisteminin ortaya çıkışındaki temel amaç toplumdaki kaosu engellemek, insanların davranışlarının sonuçlarını öngörebilecekleri bir düzen kurmaktı.

Bunun için işe çok temel bir düşünceyle başladılar: Toplum, suç işleyen bir kişinin mutlaka cezalandırılacağını -suç işlemeyen kişinin de cezalandırılmayacağını- bilmeliydi.

Modern hukukun ilkelerinin çoğu bu temel fikirden çıktı.

Madem bir kişi suç işlerse cezalandırılacağını bilmeliydi, o halde yapmayı tasarladığı eylemin suç olduğunu da önceden ve açıkça bilmeliydi: KANUNSUZ SUÇ VE CEZA OLMAZ İLKESİ

Peki bir kişinin gerçekten o suçu işleyip işlemediğine kim karar verecekti? Buna kralın ya da aristokratların keyfine göre karar verilirse baştaki güven ortadan kalkardı. İnsan artık “suç işlersem cezalandırılırım” değil, “iktidar ya da kral beni suçlu sayarsa cezalandırılırım” diye düşünmeye başlardı.

O halde bir kişinin suçlu olup olmadığına, görevi ve yetkileri önceden kanunla belirlenmiş mahkemeler karar vermeliydi: DOĞAL HAKİM İLKESİ

Ama mahkemelerin varlığı da tek başına yetmezdi. Kral/iktidar bu mahkemelere “şunu mahkum et, bunu beraat ettir” diyebiliyorsa yine aynı yere dönülmüş olurdu.

O halde bu mahkemeler iktidardan bağımsız olmalıydı: YARGI BAĞIMSIZLIĞI İLKESİ

Hatta bununla da yetinilmedi. Devletin bütün gücü tek elde toplanırsa aynı güç hem kuralları koyar, hem onları uygular, hem de kurallara uyulup uyulmadığına kendisi karar verirdi.

O halde devlet gücünü farklı organlar arasında paylaştıralım ve bu organların birbirlerini denetleyip sınırlayabildiği bir sistem kuralım, denildi: GÜÇLER AYRILIĞI İLKESİ

Bir sorun daha vardı. Bir kişinin suçlanmış olması onun gerçekten suçlu olduğu anlamına gelmemeliydi. O zaman “suç işleyen cezalandırılır” düşüncesi ortadan kalkar ve yerine “suçlanan cezalandırılır” anlayışı yerleşirdi.

O halde bir insan, suçu ispat edilinceye kadar masum kabul edilmeliydi. Ayrıca kişinin suçsuzluğunu kanıtlaması değil, devletin onun suçlu olduğunu kanıtlaması gerekmeliydi: MASUMİYET KARİNESİ

Görüldüğü gibi bütün bunların altında aslında o basit fikir vardı: Suç işleyen kişi cezalandırılacağını, suç işlemeyen kişi de cezalandırılmayacağını bilmelidir.

Bunun gerçekleşebilmesi için de neyin suç olduğu, kimin yargılayacağı, nasıl yargılayacağı ve hangi şartlarda bir insanın suçlu kabul edileceği iktidarın keyfine bırakılmamalıydı.

Bu ilkelerin adil ve istikrarlı biçimde uygulanması, güçlülerin haklı değil, haklıların güçlü olduğu, insanların devlete ve birbirlerine güvenebildiği, kurumları sağlıklı işleyen bir toplumun temel şartlarından biri olarak düşünüldü.

Hukuk toplumu şekillendirir. Elbette bunu tek başına yapmaz. Örf ve adet, din, ahlak, eğitim, kültür ve hatta sanat gibi başka unsurlarla birlikte işler. Ama hukuk bütün bunlardan farklı olarak devletin yaptırım gücüyle desteklenir.

Hukuk devletinin sağlıklı işlediği bir toplumda umulur ki ekonomi daha sağlıklı işlesin, kurumlara güven artsın, insanlar geleceğe daha umutla bakabilsin, gençler suça sürüklenmek yerine önlerinde umut dolu ve ulaşabilecekleri bir gelecek görsün, insanlar fikirlerini özgürce söyleyebilsin vb.

Elbette hukuk devletinin iyi işlemesi suçun, ekonomik skandalların ya da siyasi uyuşmazlıkların tamamen ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Ama kurumlar bunları önlemek için çalışır. Gerçekleştiğinde ne yapılacağı önceden bellidir. Kurallar kişiye göre değişmez. Devlet de yurttaş da aynı hukuk düzeninin içinde kalır.

Dolayısıyla modern bir toplumda hukuk sisteminin sağlıklı işlemesi hayati önem taşır.

Aksi durumda bozulma yalnızca mahkeme salonlarında kalmaz. Ekonomiye, siyasete, eğitime, toplumsal güvene ve en sonunda insanların gündelik hayatına kadar yayılır.

Türkiye’de bugün birbirinden çok farklı görünen pek çok olaya bu açıdan da bakmak gerekir.

Yorum bırakın