ACAYİP DELİ

“Gördüğüm en acayip delisin sen.” Böyle demişti geçenlerde kahveci. Haklıydı belki de. Belki de deliliğin de kademeleri vardı. Bu ihtimal korkuttu beni. Sordum ona “Kendi içinde belirgin bir hiyerarşisi, her deli tipinin uyması gereken davranış kalıpları varsa delilik de bir tür normallik sayılabilir mi?” diye.

Kısa bir süre ne söylediğimi algılamaya çalıştı önce. Koyu gri gözlerini iri iri açmasından, kafasını horoz gibi bana doğru uzatıp hafifçe sola yaslamasından anladım. Hemen sonra söylediklerimin bu zorlu çabaya değmeyeceğine kendini ikna etmiş olmalı ki yüksek sesle “Hah bakın işte gene tuhaf tuhaf konuştu.” deyip parmağıyla beni işaret ederek güldü. Sebebini bilmeseler de o gülüşe kahvedeki diğer akıllılar da katıldı. İçlerinden biri “Seviyorum ben bu deli çocuğu.” dedi gülerken.

Gerçekten sever beni buranın insanı. Kimseye zararım olmadığından falan değil, özbeöz onların delisi olduğum için… Akıllı olduğum zamanları da bildikleri, böylece onlara, yabancı biri beni sorduğunda anlatabilecekleri gerçek bir hikâye verdiğim için severler beni.

Mesela geçenlerde fırının karşısındaki harabe evin kalıntıları arasında kedilerimle birlikte fare kovalarken mahalleye yeni taşınmış olan vergi memurunun karısı beni gördü de o sırada pek akıllıca davranmadığımı düşünmüş olacak ki (kabul ediyorum ki fare kovalarken dışarıdan tuhaf görünen şeyler yapmak gerekiyor bazen çünkü o minik hınzırlar en olmadık yerlere girebiliyorlar) yabancı görüp kazıklamasınlar diye onu esnafla tanıştırmak için yanında gezen komşusuna beni işaret edip “Deli mi bu?” diye sordu. Komşu kadın önce başıyla cevapladı soruyu, sonra “Hee deli. Yazık işte. Ama eskiden böyle değildi. Çok akıllı çocuktu…” diyerek hikâyemi anlatmaya başladı.

Mahallenin en akıllı çocuğu olduğumu, annemin beni doğururken öldüğünü, işçi babamın zorlukla yaptığı barakada baba oğul yoksulluk içinde yaşadığımızı, buna rağmen en güzel bir üniversiteyi kazanabildiğimi, okulu bitirip dev bir holdingde çok iyi bir işe başladığımı, bu sırada babamın da öldüğünü, çalıştığım yerdeki çok güzel bir kızla evlendiğimi, mahallemi çok sevdiğim için eşimle buradan bir ev alıp burada yaşamaya devam ettiğimizi, her şey böyle çok iyi giderken birden bire delirdiğimi, delirince karımın beni terk ettiğini, benim de o zamandan beri rahmetli babamdan kalan o tek göz barakada, pislik içinde kedilerle birlikte yaşadığımı falan işte…

Nasıl delirmiştim peki?

Bilmiyordu.

O sırada sessiz kalmam gerekmese (Çünkü farelerden biri daracık bir deliğe sinmişti. Bizim de sessiz kalıp onun dışarıya çıkmasını beklememiz gerekiyordu) ben anlatırdım nasılını.

Bir öğlen iş yerindeki diğer yüzlerce takım elbiseli ve yüzlerce döpiyesli ile birlikte yemekhanede tabldot yemek için sıramı beklerken oldu ne olduysa.

Başımın döndüğünü, gözlerimin karardığını hatırlıyorum. Anlattıklarına göre durup dururken bayılmışım, işyeri doktoru gelene kadar yemek masalarından birine yatırmışlar beni.

Masada yatarken gözlerimi açtığımda tavanın olması gereken yerde dev gibi helezonik bir hortumun ağzının olduğunu gördüm. Bir kara deliğin uzay ufkundaymış gibi büyülenmiş bir şekilde hortumun içine bakmaya başladım. Kuyruğunun nereye kadar uzandığını görmek mümkün değildi. Sadece ağır ağır sonsuzca dönen dev bir karanlık…

İstemsizce çelik masanın yanlarına tutunup, korkuyla hortumun beni ve oradaki her şeyi yutmasını bekledim. Bir süre bu şekilde beklediğim halde hiçbir şey olmayınca etrafıma bakındığımda nesnelerde veya insanlarda hiçbir kıpırdanma olmadığını gördüm. Dahası benden başka hiç kimse hortumu önemsemiyordu bile. Birkaç arkadaşım tepemde dikilmiş benimle ilgileniyor, diğer insanlarsa yemeklerini yiyorlardı.

Ama kısa süre sonra tuhaf şeyler olmaya başladı. İnsanların çoğunun tepesinde renkli baloncuklar ve bir de sanki bir karikatürist herkese birer konuşma baloncuğu çizmiş de içlerine de baloncuğun kime ait olduğu bilinsin diye isimlerini yazmış gibi isim baloncukları oluşmaya başladı. Havada her türden renk ve isim balonu birbirine karışmadan duruyordu.

Yakınımdaki henüz baloncukları oluşmamış insanlara baktım. Teker teker onların da tepelerinde baloncuklar oluşuyordu. Ürpertiyle fark ettim ki baloncuklardaki renkler insanların bedenlerinin renkleriydi. Her birinin tenlerinin rengi, gözlerinden elalar, maviler, yeşiller, dudaklarından pembeler, saçlarından sarılar, kahveler, kızıllar; beyinlerinden Ahmetler, Ayşeler, Gülcanlar, Emreler bedenden çekilen ruhlar gibi isteksizce ama karşı koyamayacakları bir güçle ait oldukları kişiden kopup uçan balonlar gibi havada süzülüyordu. Yemekhane hayal gücü yüksek bir ressamın çizdiği renkli bulutlardan oluşan fantastik bir gökyüzü tablosuna benziyordu.

Bir süre sonra bu balonlar önce sonsuz bir perspektife sahipmiş gibi hortumun ağzına doğru uzayıp inceldi sonra da çok yüksek bir hızla hortumun içine doğru çekilip o sonsuz girdapta kayboldular.

Birkaç dakika içinde oradaki her insan renkli elbiseler içindeki renksiz ve sadece cins isimleri olan canlılara dönüşmüştü. Etrafımı gri bir karınca ordusu istila etmişti sanki. Bir korku filminin içinde mahsur kalmış gibiydim. Asıl dehşeti o anda mı yoksa hemen sonrasında ani bir hareketle ellerime bakıp benim tenimin de onlar gibi soluk bir griye dönüştüğünü gördüğümde mi yaşadım bilemiyorum. Tekrar bayılmışım.

Doktor bana deli olduğumu söylemedi hiç ama bana ismini söyledikten hemen sonra “Evet neymiş benim ismim?” diye sorduğunda cevap veremeyişimin onda yarattığı etkiyi gri yüzünden okuyabiliyordum.

Neticede nörolojik bir sorunum olmadığı, akli melekelerimin yerinde olduğu, yaşadığım şeyin bir tür psikolojik travma olduğu sonucuna varıldı. Tekrar itaatkâr bir karınca olmak için terapi görmem gerekiyormuş. Doktor bunu söyleyince kendi kendime çok gülmüştüm. Kim karınca olmak için terapi görmek isterdi ki?

Eşim terapi görmem için çok uğraştı. Benim bunu yapmayacağımdan emin olunca da çekip gitti. Veda mektubunda benim deliliği bilinçli olarak seçtiğimi yazmıştı.

Doğrusu o gidince çok rahatladım. Artık her açıdan kendim gibi olabilecektim. İpotekli evimizi bankaya terk edip çocukluğumun geçtiği barakaya taşındım. Tek göz evimde kedilerimle mutlu bir şekilde yaşıyorum artık. Mahalle esnafına yardım ediyorum bazen. Onlar da bana yiyecek ve sigara veriyorlar karşılığında. Mahallenin çocukları çekiniyorlar benden. Bazen o büyük meraklarına yenilip camdan beni seyrettiklerini fark ediyorum. Onları gördüğümü anladıklarındaysa hemen kaçıyorlar.

Önceki hayatımdan getirdiğim iki şey kırmızı motosikletimle bilgisayarımdı. Bilgisayarı niye getirdim bilmiyorum. Hiç kullanmadım onu. Motosikletim ise ondan yapmasını beklediğim şeyleri yapmıyor artık. Anlayacağınız üzere benim gibi o da delirdi.

One Comment Kendi yorumunu ekle

  1. gboylu75 dedi ki:

    Haklısın delilik tamda  bu…Tebrikler

    Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s